GİRİŞ
Dar
anlamıyla para ve benzer likit değerlerin anlatımı
için kullanılan “fon”, en geniş anlamıyla
yasal olarak kullanılan hakların tümünü
kapsamaktadır. Sözlük anlamıyla fon, “bir
kurumu, bir teşebbüsü finanse etmek için bulunan
sermayedir.” (Özel,1986,sf:30)
Türkiye’de
yaygınlaşan anlamıyla fon, “belirli bir amacın
gerçekleştirilmesi için ayrılmış olan ve gerektiğinde
kullanılmak üzere bir hesapta hazır tutulan
paralardır”. Bir başka tanımlamaya göre fon,
Devlet ve diğer kamu ve tüzel kişileri tarafından
bazı amaçların gerçekleştirilebilmesi için kamu
gelirlerinin bir bölümünün, özel kanun ve
kararlarla bütçeden ya da bütçe dışından ayrılarak,
bir yıllık süre ile sınırlı olmaksızın gerektiğinde
harcanmak üzere bir hesapta tutulmasıdır.
Fonun kaynakları genel ve katma bütçeler içinden
bir defalık ya da sürekli olarak karşılanacağı
gibi özellikle tümüyle bütçe dışı fonlarda
kendi mevzuatlarda belirtilen öz gelirlerinden sağlanabilmektedir.
Genel olarak Türkiye fon uygulamasında kastedilen
konu özel fonlar; devletin merkezi kamusal kurum veya
kuruluşların belirli bir amaç kullanımlarına
merkezi olarak tahsis edilmiş fonlardır. Yani yerel
yönetimlerin, yarı kamusal kuruluşların, uluslar
arası nitelikli anlaşmaların oluşturduğu bu tanım
içinde yer almaktadır. Bunlar farklı kısımlardaki
fonlar olarak düşünülmektedir.
Ülkemizde
özellikle 1980’li yıllar sonrası birçok fon
kurulmuştur. 1983‘lü yıllar sonrasında ise bütçe
dışı fonların oluşturulduğu görülmektedir. Bu
fonların oluşturuluş amacı; parlamenter demokratik
sistemlerde bazı kamu yatırım projelerinin
uygulanması için genel bütçeden ödenek ayrılması,
özellikle politik nedenlerden ve bürokratik
gecikmelerden kurtulmaktır. Bütçe dışı fon oluşturulması
suretiyle, kamu hizmetlerinin zamanında ve süratle
yerine getirilmesi mümkün olacaktır.
Fon
sistemi, doğal afetlerde olduğu gibi, olağanüstü
durumlarda kamu hizmetlerinin gerektirdiği hızlı
karar verme ve uygulama zorunluluğuna bütçe
kurallarının uymaması sonucu ortaya çıkmıştır.
Ülkemizdeki
gelişmeler fon uygulamalarındaki amaçları aşmış
ve bu tür gelir sağlama, böylece sağlanmış olan
gelirleri, belirli harcamalara tahsis etme ve bu
kanaldan bütçe usul ve denetimi dışına çıkılan
bir sistem olmuştur.
Sonuçta,
fonların belirli bir amaca yönelik olarak, bütçe
esasları içerisinde, özel kanun ve kararlarla
kurulan, kaynakları belirli ve kullanımları kolay
olan ve geri dönüşünün olması ve kar amacının
güdülmememsi amaçlanarak veya göz önüne alınarak
kurulduklarını görmekteyiz. (AKÇA, 1996, sf.:44)
İngiltere’de
1215 yılında Kral John’a kabul ettirilen Magna
Carta ile vergi toplamak, millet temsilcilerinden oluşan
parlementonun oluruna bağlanmış 1688 ihtilalinden
sonra kabul edilen Bill of Rights ile de vergi alınması
tamamen kralın yetkileri dışında bırakılmıştır.
Vergi toplamak konusunda bu yetki alanındaki değişiklik
yavaş yavaş kamu giderlerinin tahsis edileceği
hizmetlerin de millet temsilcileri tarafından
belirlenmesi biçimine dönüşmüştür.
Böylece, demokratik yönetim biçiminin gelişmesiyle
birlikte devletin gelir ve giderlerinin yönetimi,
millet temsilcilerinden oluşan yasama organının önceden
izin ve yetki vermesine bağlanmıştır. Diğer bir
anlatımla, demokratik yönetim biçimini benimseyen
ülkelerde egemenlik hakkı millete ait olduğu ve bu
hak seçilmiş milletvekillerinin oluşturduğu yasama
organınca millet adına kullanıldığı için,
devlet gelir ve giderlerini onaylama hakkı da millete
ait olan bir haktır. Bugün doğal bir hak olarak düşünülen
devlet gelir ve giderlerinin millet tarafından
belirlenmesi, onaylanması ve denetlenmesi, yüzyıllarca
süren fikir mücadelelerinden, kanlı savaşlardan ve
devrimlerden sonra mümkün olabilmiştir.
Bütün bu gelişmeler sonucu bütçe hakkı doğmuş
ve günümüz çağdaş devletlerinde bütçeler, bütçe
hakkına ve bütçe hukukuna dayandırılmıştır.
Devlet gelirlerinin hizmetlere tahsisinin bütçe ile
millet temsilcilerinin izin ve onayına sunulması
kuralı yerleştikten sonra, uygulamada bazı bütçe
ilkeleri geliştirilmiştir. Daha on dokuzuncu yüzyılda
demokratik ülkelerde yaygın hale gelen bu ilkelerin
temelinde millet meclisinin yani yasama organının
kamu harcamalarının tümünü kendi izin, onay ve
denetimi altında tutma iradesi yatmaktadır. Bütçe
ilkeleri parlâmentonun bütçe ile tahsis ettiği ödeneklerin
tüm devlet harcamalarını kapsamasını ve yönetimin,
bütçe uygulaması üzerindeki siyasal ve hukuki
denetimini sağlamaya yöneliktir. Diğer bir deyişle,
bütçe ilkeleri devlet kuruluşlarının harcamaları
üzerinde siyasal iktidarın denetimini sağlamak için
geliştirilmiştir. Çağımızda, bütçe ilkelerinin
ekonomik gerekçeleri de tartışılmış, kamu
ekonomisinde kaynakların etkin kullanımındaki
etkileri araştırılmıştır. Bu araştırmalar bütçe
ilkelerinin ekonomik etkinliği sağlama açısından
da bir takım özelliklere sahip olduğunu ortaya
koymuştur.
Bütçe teknikleri savaş sonrası dönemde
temsili demokrasilerde çok önemli değişiklikler geçirmiştir.
On dokuzuncu yüzyılda beri demokrasilerde geliştirilmiş
olan bütçe ilkeleri savaş sonrası dönemdeki gelişmelerle
önemini yitirmemiş, tam aksine bu ilkelerin daha iyi
uygulanmasına hizmet etmiştir. Ödeneklerin
tahminine ve değerlendirilmesine ilişkin yeni çağdaş
bütçe teknikleri, geleneksel bütçeleşme ilkeleri
ile çelişmemiş, aksine onların daha iyi uygulanmasına
hizmet etmiştir.
Gelişimi uzun yıllar alan bütçe ilkelerinin
önemli istisnaları vardır. Bunlardan ülkemizde en
güncel ve gittikçe yaygınlaşan fon uygulamalarıdır.
Fon, belirli bir amacı gerçekleştirmek için
ayrılmış olan ve gerekli olduğu zaman kullanılmak
üzere bir hesapta hazır tutulan paralardır. Yasayla
tanımlanmış olan bu amaç belirli mal veya
hizmetlerin satın alınması, belirli faaliyetleri
destekleyici kredilerin verilmesi olabilir. Fon
uygulamasının özelliği, fondan çıkan nakitlerin
genellikle belli bir süre sonra ve belirli koşullar
altında fona geri dönmeleridir. Fon uygulamasının
özelliği, fondan çıkan nakitlerin genellikle belli
bir süre sonra ve belirli koşullar altında fona
geri dönmeleridir. Fona geri dönen paralar yeni
kullanımlara hazır hale gelmektedir. Yalnız nakit
çıkışlarının geri dönüşü olmayan fonlarda
vardır.
Fonlar, bütçeyi onaylama yetkisine sahip olan
yasama organının önce giderleri onaylaması
ilkesinin istisnasını oluşturmaktadır. Çünkü, bütçe
uygulamalarında gelirler giderleri karşılayacak şekilde
ve giderlere bağlı olarak kararlaştırılır. Bu
ilkenin temelinde yatan mantık, millet
temsilcilerinin önce hangi hizmetlere ihtiyaç olduğunu
belirlemesi ve gerekli kaynakları ona göre kabul
etmesidir. İhtiyaçlar gözönünde bulundurulmadan
önce gelirler kabul edilirse, yasama organı
harcamaların miktarını hiçbir esasa dayandırmadan
belirlemiş olmaktadır. Bu nedenle, önce gerekli görülen
hizmetler için ödenekler belirlenmekte, sonrada
bunların nasıl karşılanacağı, diğer bir deyişle,
gelir bütçesi belirlenmektedir. Halbuki fonlara baktığımız
zaman bu mekanizma tamamen tersine işlemektedir.
Fonlara önce gelirler tahsis edilmekte ve gelirleri
onaylanmaktadır. Onaylama aşamasında fonların
giderleri ancak genel amaçlar çerçevesinde görülebilmektedir.
Fonlarda olduğu gibi, gelirlerin giderlere
tahsisinde hakim olan giderler değil, gelirlerdir. Bu
yöntemde ödenek sadece formalitedir. Çünkü, bir
hizmet için tahsis edilen gelir miktarı kadar o
hizmete ödenek tahsis edilecektir. Herhangi bir vergi
gelirinin miktarının tahsis edilmiş olduğu
hizmetin gerçekleşmesi üzerinde olumlu veya olumsuz
bir etkisi mutlaka olacaktır. Diğer bir anlatımla,
hizmetin istenilen düzeyde gerçekleşmesi, ona
tahsis edilen gelirlerin miktarına bağlı kalacaktır.
Gelirler yeterli değilse hizmetler yürütülemez.
Halbuki gelirler hizmet için yeterli olan miktarın
üzerine çıktığı takdirde, hizmet kolayca gerçekleştirilebildiği
gibi israfa da yol açılabilecektir. Gelirlerin
tahsisi ile devlet harcamalarının, hizmetlere olan
ihtiyaç dikkate alınmaksızın artacağı da
savunulan görüşlerdendir. Ayrıca tahsis edilen bazı
gelirlerin esnekliğinin yüksekliği nedeniyle bazı
hizmetler diğerlerinden daha hızlı bir şekilde
gelişebilmektedir. Böylece, kendisine yeterli gelir
tahsis edilmiş kamu kuruluşlarının ödenekleri
yasama organının onay ve denetimi dışına çıkabilmektedir.
Bu nedenle, çeşitli hizmetlerin nasıl gerçekleştirileceği
kararını elinde tutabilmek için, yasama organının
vergi gelirlerini kamu kuruluşlarına veya bunların
belirli hizmetlerine tahsis etmemesi gerekir. Aynı
zamanda, daha önce de değinildiği üzere devlet bütçelerinde
esas, kamu hizmetlerinin gereği kadar yapılabilmesi
için, önce giderleri belirlemek, daha sonra bunları
karşılayacak gelir kaynaklarını bulmaktadır.
Prest’e göre gelirlerin tahsisi ile yüksek
miktardaki gelir, düzgün ve akılcı bütçe sürecini
engellemekte, yasama organının yetki ve sorumluluğunu
o ölçüde azaltmak kalkınma plan ve programlarının
uygulanmasını da engelleyebilmektedir.
Jesse Burkhead ise gelirlerin tahsisinin mali yönetimde
bir iyileştirme biçimi olmadığını, bazı özel
devlet programlarından yararlanacakların ayrı
tutulduğu ve korunduğu görüşünü ileri sürmektedir.
Böylece fon uygulamasında gelirlerin tahsisi
yöntemi kullanılarak bütçenin önemli ilkelerinden
genellik ilkesinin dışına çıkılmaktadır.
Gider ve gelirlerin yıllık olması ilkesi de,
yasama organının masrafçı daireler üzerindeki
denetimini sağlamak amacına dayanmaktadır. Böylece,
verilen ödenekleri kullanan masrafçı dairelerin
yaptıkları bir yıllık hizmet üretimi değerlendirilebilmekte
ve ona göre yeniden ödenek verilmektedir.
Masrafçı dairelerin devam eden hizmetlerine öteden
beri aldıkları ödenek miktarına yakın ödenek
olmaları daha kolaylıkla onaylanmakta, büyük ödenek
artışları ve yeni hizmet programları için istenen
ödenekler ise sıkı bir siyasal denetime tabi
tutulmaktadır. Buna karşılık, ödeneklerde büyük
düşüşler yapılabilmesi de oldukça ender
rastlanan olaylardandır. Fonlar bütçenin yıllık
olması ilkesinin de istisnasını oluşturmaktadır.
Çünkü, fonlara tahsis edilen gelirlerle gerçekleştirilen
giderler yıl sonunda karşılaştırılmakta ve banka
hesabında bu hesap bir bakiye fazlası verdiği
takdirde bu miktar gelecek yıla devredilmektedir.
Genellikle fonların hesapları için ülkemizde
Parlemento denetimi öngörülmemiştir. Bu doğal
olarak, yıllık ilkesi ile birlikte açıklık ve
aleniyet ilkelerinin de ciddi bir biçimde
zedelenmesine neden olmaktadır. Bütçenin birliği
ilkesi bugün de üzerinde durulan ilkelerden
birisidir. Bilindiği gibi, millet temsilcilerinin bütçe
uygulamaları üzerinde iradelerini kabul ettirmeye başladıkları
dönemlerde, hükümetler değişik hizmetleri ayrı
ayrı bütçelerle yürütmekte, bu yüzden bazı
masrafçı daireler denetimden kaçabilmekte verilen
ödeneklerin miktarı ve bunların kullanımı
konusunda kesin bir bilgi edinmek zorlaşmaktaydı. Bu
nedenle bütün ödeneklerin bir tek bütçe belgesine
konması siyasal denetimi yaygınlığını ve etkinliğini
sağlamak için gerekmektedir. Aksi halde yani bütçe
birliği, fon ve benzeri uygulamalarla bozulduğu ölçüde
tek ve bütün olarak bütçe politikasını yürütmek
çok zorlaşacaktır. Çünkü, kamu sektöründe
konsolidasyonu ve mali disiplini sağlamak çok zorlaşacaktır.
Bunu önlemek amacıyla bildiğimiz bütçenin genelliği,
bütçenin birliği ve hazinenin birliği ilkeleri
geliştirilmiştir.
Bütçe ilke ve kuralları dışına çıkılarak
fon uygulamasına gidilmesinin, çeşitli nedenleri
vardır. Bunlardan birincisi, olağandışı kamu
hizmetlerinden hızlı karar vermek gerekmektedir. Doğal
afetleri buna örnek olarak gösterebiliriz. Harcama yöntemleri
basitleştirilmiş bir afetler fonu hizmetlerin
etkinliğini büyük ölçüde artırır.
Fon, uygulamasının ikinci nedeni ise, bir yıldan
fazla bir süreye yayılabilecek, önceden tahmin
edilemeyen ve hesaplanmalarında özellik gösteren
hizmetlerin varlığıdır. Konut, sanayi sitesinde iş
yeri, gecekondulaşmayı önleme, çiftçiyi
topraklandırma, turizmi özendirme gibi bir programı
desteklemek için kişilere kredi verilmesi halinde,
bu kredilerin faiz ve anapara geri dönüşlerinin
izlenmesi, hesaplarının tutulması özellikler gösterir.
Üçüncü neden olarak da gelişmiş ülkelerde
balıkçılık, avcılık gibi özellikler gösteren
ve azınlığın yararlandığı bazı hizmetlerden alınan
vergi benzeri gelirlerin yine bu hizmetlere tahsisi gösterilebilir.
Kamu kesiminde fon uygulamalarında kar amacı
güdülmez. Yapılan ödemeler çoğunlukla altyapı
yatırımları gibi dönüşü olmayan harcamalardır
veya düşük faizli ve uzun vadeli kredi uygulamalarıdır.
Bunlarında geri dönüşü çoğu kez sembolik
nitelik taşır.
Ülkemizde Anayasamızda ve temel mali yasa
olan Genel Muhasebe Kanununda fonlarla ilgili herhangi
bir hüküm bulunmamaktadır. Fonlar dayanağını özel
yasalardan, bütçe yasalarından, özel yasalara
dayanılarak çıkarılan yönetmeliklerden veya
Bakanlar Kurulu kararlarından almaktadır. Ülkemizdeki
ilk fon uygulaması 1936 tarihinde, Türk Parasının
kıymetinin korunmasına yönelik gümrük niteliğini
taşıyan “İstikrar Fonu” ile görülmektedir. Bu
örnekle başlayan uygulama sonraları çok genişletilmiş
ve gerek fon sayısı ve gerekse bunlara ayrılan para
miktarı hızla artarak, devletin mali disiplin ve
denetimini sürdürmekle görevli birimlerinin kontrolü
dışına çıkmıştır.
|