|
1.1980 SONRASINDA YEREL YÖNETİMLERİN
FİNANSMAN AÇIĞI SORUNU VE TÜRKİYE
Günümüzde yerel yönetimler de özerklik,
etkinlik ve eşitliğin sağlanması genel kabul görmüş bir yaklaşımdır.
Bu kavramlar da farklı yorumlara neden olmuş ve yerel yönetimlerin
ekonomik sorunu da zaman içinde farklı boyutlar kazanmıştır.
Zira, 1970 ve1980’ler de hem ulusal hem de yerel düzeyde mali
zorluk ve mali kriz en belirgin kavramlar haline gelmiştir.
1930’lardan
sonra devlet faaliyetlerinin genişleyen çapı, sosyal ve ekonomik
sorunların bir sonucudur. Bu yolla devlet, daha önceki dönemlere kıyasla
daha fazla hizmeti yüklenmiş ve bir görüşe göre de, devlet yönetilemez
hale gelmiştir. Çünkü genişleyen mal ve hizmet talebi ve üretimi,
bu talep ve üretimin gerektirdiği
mali kaynakların arttırılamaması veya sınırına gelinmesi sorunu
ile birlikte ortaya çıkmıştır. Bu da mali krizin yapısında bir
dönüşümü gündeme getirmiştir.
1970’lerin
sosyal refah devleti, ekonomik büyüme gereğinin ve ekonomik
durgunluğun bir arada bulunması şeklinde bir çıkmazı ortaya
koymuştur. 1980’lerde refah devleti kavramı sorgulanır olmuş ve
mali sorun, ideoloji ve rasyonalite krizi haline dönüşmüştür.
Bu
noktadan hareketle, makro ekonomik düzeyde; Marksist ve liberal yaklaşımlar,
Keynezyen devletin yani karma ekonominin önüne geçilemeyecek
derecede çatlak ve sakatlıkları içerdiğini belirtmiştir. Mikro
teoriler düzeyinde; liberal politik iktisatçılar ise, temel mali
sorunları politikacıların, bürokratların ve devlet görevlilerinin
yarattığını ileri sürmüştür. Yani, Marksistler devletin
krizinin sosyal ve ekonomik krizin sonucu olduğunu, liberaller ise bu
krizi devlet faaliyetlerinin yarattığını belirtmektedirler.
Konu
yerel yönetimler düzeyinde ve tarihsel olarak ele alındığında, sınıflar
arası çıkar çatışmasının merkezi ve yerel düzeyde mali krizin
ortaya çıkmasına yol açtığı da ileri sürülmektedir. Burada
yerel yönetim hizmetlerine talep yaratan grupların göz önüne alınması
ve bu bağlamda yerel yönetimlerin yeniden düzenlenmesi ve dönüşümü
önemli bir açılımdır. Burada, merkezi ve yerel yönetimler şeklindeki
ikili bir ayırımın mali sorun açısından gösterdiği özellikler
önem kazanmakta ve temelde, yerel yönetimlerin tüketim, merkezi yönetimin
ise üretim esaslı olduğu vurgulanmıştır. Buna göre, merkezi düzeyde
üretim politikası mülkiyet hakkına, yerel düzeyde ise tüketim
politikası yerel vatandaşlık hakkına dayanmaktadır.
Buna göre, merkezi yönetimlerin faaliyetlerinin radikal şekilde
azaltılması gereği ileri sürülmektedir. Bu da çıkarların ve
kurumların yapısının dönüşüme tabi tutulması ve devletin mali
krizinin, yerel yönetimlerin mali krizi haline dönüşmesi şeklinde
somutlaşmaktadır. Çünkü, yerel gelirler ve harcamalar arasında
dengesizlik doğmakta, cari harcamalar cari gelirlerden daha hızlı
artmakta, yani harcama elastikiyeti
gelir elastikiyeti ile uyumlu olmakta, yerel gelirlerin artışıyla
beraber, eğitim gibi bazı değerlendirilmiş mallara olan
talep daha hızlı artmaktadır. Buna, özellikle kent merkezi ve
yerel yönetim merkezinin hemen dışında yaşayan üst gelir
grubundakilerin ve sermaye kesiminin beklediği mal ve hizmetler
eklenince ve bunların çalışma, alış-veriş, eğlence vb.
hizmetlerden yararlanmanın sonucu ortaya çıkan
dışsal zararları paylaşmama-ödememeleri hususu da göz önünde
tutulursa mali krizin boyutları daha da belirginleşir.(Falay,
1995,s.208-209)
Öyleyse,
yerel yönetimlerin bilinenin dışında yeni fonksiyonlar görmesi ve
bu yönetimlerin önemli şekilde zayıflatılması ve yerel
fonksiyonların yeni bir dağılıma tabi tutulması amaçlanmaktadır.
Somut uygulama bu durum, yerel hizmetlerin merkezi yönetimin elinin
altında olması, gönüllü kuruluşlara verilmesi, ara ve atanmış
kurumlara terki ve özel sektöre bırakılması şekillerinde karşımıza
çıkmaktadır. Bu durumda, yerel yönetimlerin mevcut sorunlarının
yeniden değerlemeye tabi tutulması gibi, günümüz yaklaşımının
uzantısı olan bir yeni bakış açısı ve modası söz konusudur.
Bu da yeni yerel vatandaşlık-hemşehrilik tanımı ve yapısı ve
yerel demokrasi kavramları ile gündeme getirilmektedir.
1980’lerde
ülkemizdeki toplam nüfusun %38-44’ü kentlerde, bu nüfusun
%57,1’i de belediyelerde yaşıyordu. Yine 1980-1985 arasında hiç
yeni belediye kurulmamıştır. 1980’nde belediye sayısı 1725 iken
bu sayı 1993 ‘de 2636 ve 1994 ‘de 2710’a yükselmiş ve
belediyeleşme oranı %74,5 olmuştur. Yine ilk defa 25.3.1984
tarihinde Ankara ‘da, İstanbul ve İzmir’e
büyük şehir statüsü verilmiş, daha sonra 1986’da Adana,
1987’de Bursa, Gaziantep ve Konya, 1988’de Kayseri ve 1993’te
Antalya Diyarbakır, Erzurum, Eskişehir, İzmit, Mersin ve Samsun
merkez belediyeleri bu statüye kavuşturulmuştur. Böylece toplam büyük
şehir belediyesi sayısı 15’e yükselmiştir.
1980
sonrasındaki bu gelişim, nüfus
ve sermaye birikim odaklarının kentler olduğunu açıkça ortaya
koymaktadır. Özellikle büyük sermaye yanında küçük üreticilerin
ve sermaye sahiplerinin 1980 sonrasında kentlerde egemen unsur
oldukları ve bunların gerek kırsal
kesimden gerekse ülkenin diğer kentlerinden sağladıkları
birikimleri ve rantları büyük kentlere taşıdıkları anlaşılmaktadır.
Büyük kentler ve çevresinde tekelci sermaye ve küçük üreticiler
bir arada ve karşılıklı ilişki içinde faaliyetlerini sürdürmektedir.
12 Eylül 1980 sonrasında izlenen ekonomik politika da, daha önceki
dönemlere kıyasla yine önemli farklılık ve gelişme göstermektedir.
Şöyle ki, bu dönemde uygulanan ekonomik modelde, ülke içindeki
sermaye ve rant birikimim sürecinin
yanında, dış ekonomik ilişkilerden elde edilecek birikim önemli
bir faktör olarak kabul edilmiştir. bu amaçla da, ihracatın arttırılması
için fiyatlar yüksek
tutulurken, emek faktörü sahiplerine ödenen ücretler adeta
dondurulmuş ve reel olarak geriletilmiş, kamu mülkiyetinde bulunan
değerlerin ve birikimlerin özel kesime devri süreci başlamıştır.
1980 sonrasında izlenen bu ekonomik politikanın yerel yönetimlere
ve özellikle belediyelere ilişkin boyutu da iki yönde ortaya çıkmıştır:
a) Bir yandan, özellikle tekelci sermaye lehine olmak üzere,
belediyelerin yerel halkın ve iş gücünün eğitim,konut,beslenme
ve ısınma vb. ihtiyaçlarını içeren fonksiyonları göz ardı
edilmiş ve iş gücüne yönelik sosyal hizmetler kısılmıştır .
Bu hizmetlerin belediyelerce değil, sermaye kesimlerince üretilmesi
ön görülmüş ve bu hizmetlere ilişkin fiyat ve ücret
tarifelerinin belediyeler tarafından belirlenmesi yerine, 1991’den
itibaren bu yetkinin ilgili meslek kuruluşuna devredilmesi yoluna
gidilmiştir. Bunun sonucu,sosyal niteliğinden bir anlamda arındırılmış
olan belediyeler sadece temizlik hizmetleri yapar hale dönüştürülmüş
ve temizlik-yatırımcılık alanına sıkıştırılmıştır. Yani,
1980 sonrasında belediyelere,bir yönüyle sadece temizlik öte yönüyle
de ulaştırma ve fiziksel alt yapı yatırımları yapma gibi bir
fonksiyon biçilmiştir. 1980’de belediye harcamaları GSMH’nın
%0.96’sını oluştururken,bu oran 1987’de %2.42 ye çıkmıştır
ve 1990’da %3.23 olarak gerçekleşmiştir. 1993’de de %3.11
olarak gerçekleşmesi tahmin edilmektedir. Toplam belediye harcamaları
içinde yatırım harcamalarının payı, cari ve transfer harcamalarına
kıyasla daha hızlı artmıştır :1981-1989 döneminde cari
harcamalar 45.5 transfer harcamaları ise 75.3 misli artmış iken yatırım
harcamaları 113.0 misli artmıştır. Yerel yönetimlerin tümü açısından
gelişmeye bakılırsa;yerel yatırımların kamu yatırımları içindeki
payı 1980 de %2.47 iken 1987de %12.77 olmuş ve 1993de %9.55 olarak
gerçekleşmesi beklenmektedir. Yerel yatırım harcamalarının GSMH
içindeki oransal gelişimi ise şöyledir: 1980-%0.27, 1987-%1.63,
1991-%0.93, 1993-%0.88. Buradan çıkarılan sonuç, yerel yatırımların
genel bir artış göstermesi yanında, bu yatırımların özel
sermayenin katıldığı ihalelerle yapılmasıdır. Yani,belediye
harcamaları içinde çoğunlukla belediye çalışanlarının ücretlerinin
oluşturduğu cari harcamaların göreli olarak daha az artması, çalışanların
daha az gelir elde etmesi ve çalışanların gelirlerine el konulmasıyla
yaratılan fonların yatırım harcamalarına gitmesidir.
b) Öte yandan,1980 sonrasında kamu mülkiyetinde bulunan varlıklar
ve değerler,yerel yönetimler ve özellikle belediyeler aracılığıyla
azaltılmış ve bunların özel kesime devrini öngören model ve
uygulamalar yürürlüğe konulmuştur. Bunlar, belediye hizmetlerinin
özelleştirilmesi ve yerel hizmetlerin özel kesime ihale edilmesi,
kamu mülkiyetindeki kent içi ve kent dışı toprakların özel bir
mülkiyet haline dönüştürülmesi, kamunun elinde bulunan ve oluşan
rantların özel kesime devrinin uzantısı olarak gayri menkullerin
gerçek olarak vergilendirilmemesi, belediyelerin yatırımlarının
kamudan çok özel kesim bankalarına finanse edilmesidir.
Bu model ve uygulamaların dolaylı bir göstergesi, toplam
sabit sermaye yatırımları içinde kamu kesimi payının azalması,
özel kesim yatırımlarının artmasıdır. Şöyle ki, 1988’de
toplam sabit sermaye yatırımları içinde kamu kesiminin payı %47.5
ve özel kesimin payı %52.5 iken, bu payların 1993’de aynı sırayla
%40.4 ve %59.6 olarak gerçekleşeceği tahmin edilmiş ve 1994 için
de %39 ve %61 olarak programlanmıştır. Yani kamu yatırımları
azalırken özel yatırımlar artmaktadır. Yerel yönetimlere toplam
kamu hizmeti içinde verilen yeni görevi belirten ve özellikle
belediyelerin temizlikçi ve yatırımcı birimler olduğunu
vurgulayan göstergelerden birisi de, yerel yönetimlerin kamu
yatırımları içindeki payıdır. Bu pay 1983 ‘te ara yıllarda
%12.8 e (1987 ve 1988) yükselmiş ve 1993 ve 1994 için %10.5 oranında
gerçekleşeceği tahmin edilmiştir.
Belediyelerin
yatırımlarına gelince; kendilerine verilen görev sonucu olarak, bu
yatırımların büyük çogunlugu yapı-tesis ve büyük onarıma ayrılmaktadır.
1987-1993 yılları arasında bu oran %75-90 arasındadır. İkinci sıra
%7-22 ile makine-teçhizat yatırımlarındadır.
Yerel hizmetlerin özelleştirilmesi sınırlı
düzeyde kalmış, ama yerel hizmetlerin belediyeler tarafından özel
kesime ihalesi yoluyla kaynak transferi yapılmıştır. Bu yönüyle
belediyeler ve yerel çıkarlar ve mali sermaye ile yakın temas ve
ilişki içinde olmuştur. 1980’e kadar yerel yönetimler, kamu
kesimi içinde önemli bir yer tutmamakla beraber, 1980 sonrasında
kesim içinde önemli bir kurum ve iktisadi aktör haline dönüşmüştür.
Çünkü, 1985 ten sonra, daha önce merkezi yönetime yerel yönetimlere
belirli paylar dahilinde dağıtılan emlak vergisi, bu yılda yerel yönetimlere
terk edilmiştir . yani, yerel ve sivil kuruluşların yerel
vergilerde belirgin üstünlüğü söz konusudur, ki bu da toplanan
yerel kaynakların yine yerel yönetimlerce, ihale edilen hizmetler
aracılığıyla özel kesime aktarılması sürecini daha belirgin
hale getirmiş ve hızlandırmıştır. Çünkü yerel vergi ve
benzeri yükümlülük oranlarını ve hadlerini her belediyede ayrı
ayrı oluşturulan yerel taktik komisyonlarınca belirlenmesi yoluna
gidilmiştir. Böylece yerel sermaye ve çıkar gruplarının görünürde
sivil toplum niteliğindeki yapılarıyla iktisadi-mali çıkarları
çakışmıştır. Bu da , giderek daha fazla oranda özel kesimde
toplanan kamusal varlıkların ve değerlerin tekrar kamuya dönmesinin
söz konusu olmamasıyla pekişmiş durumdadır. Belediyeler, bir
yandan rant yaratma ve ihale sistemiyle dolaysız, öte yandan da
bizzat giriştiği alt yapı yatırımlarıyla dolaylı olarak sermaye
kesimine katkıda bulunmaktadır.
Belediyelerin
özel kesim ile oluşan ilişkileri temelde üç gruba yöneliktir :
yatırımların projelendirilmesinde mimar, mühendis gibi serbest
meslek sahipleri ;yatırımların ihalesini alan müteahhitler ; ve
nihayet yatımlar için gerekli araç ve makine parkı alımında
sanayi ve ticaret sermayesi sahipleri. Yani ”...devletin eline geçen
toplumsal artık bir kez daha yeniden bölüşülmekte, özel birikim
süreci hızlandırılmaktadır. Kaynak aktarımında yerelleşme,sanıldığı
gibi artığın yeniden paylaşımında büyük sermaye aleyhine bir bölüşüm
sistemi getirmemektedir. Tersine belli sermaye grupları her büyüklükteki
üyesi ile bu sistemde yer bulabilmektedir.(ege: 209-212)
|