VERGİLER : VERGİLER YOLUYLA GELİR SAĞLAMA YÖNTEMLERİ

Yerel yönetimler vergi gelirlerini şu yöntemlerden biri ile elde ederler.

i. Sınırsız vergileme yetkisi verilmesi: Bu yöntemde, yerel yönetimlerin hiçbir kısıtlama ve sınırlamaya tabi olmadan, kendi girişimleri ile tam vergileme yetkisine sahip olmaları öngörülmektedir. Ancak bu yöntemin uygulamaya geçirilemediği ve teorik düzeyde kaldığı söylenebilir.

Bu yöntemi esas itibari ile kabul eden Amerika, İsviçre gibi ülkelerde getirilen pek çok yasal sınırlamalar vardır. Bu kısıtlamalar temelde siyasal, ekonomik, teknik sebeplerden dolayı merkezi idarenin objektif kriter koyma gereğini duymasından kaynaklanmaktadır.

ii. Vergi Kaynaklarının Paylaştırılması: Bu yöntemde çeşitli vergiler idareler arasında paylaştırılarak, bazı vergiler yerel yönetimlere bazı vergiler ise merkezi yönetime bırakılmaktadır. Vergi kaynaklarının paylaştırılması beraberinde bazı sorunları da getirebilir. Bu sorunlardan birincisi, vergilerde optimal yapıya erişme sorunudur. Vergi politikasında yönetimler arasında koordinasyonun sağlanamaması durumunda ayrı ayrı saptanan vergiler genel optimal yapıya ulaşımı engelleyebilir. İkinci sorun, vergi kapasitesinde azalma meydana gelmesi şeklinde ifade edilebilir. Bu görüşe göre vergi yapısının yönetimler arasında paylaşılması, tek bir idarenin aynı seviyedeki faaliyeti finanse etme yeteneğine kıyasla azdır. Vergilemenin yapıldığı ve bu işle ilgili faaliyetlerin yürütüldüğü yasal bölge ne kadar büyük ise, vergiyi ekonomik ve yönetsel nedenlerle daha etkin bir şekilde toplamak mümkündür. Üçüncü olarak ise, mali kapasitede ortaya çıkabilecek eşitsizlik sorunudur.

Görevlerin yönetimler arasındaki bölüşümü veri iken, vergi kaynaklarının paylaştırılması, görevlerin gerektirdiği harcamalara kıyasla mahalli yönetimlerin farklı vergi kapasitelerine sahip olmalarına yol açabilir. Buna karşın vergi kaynaklarının paylaştırılmasının olumlu yönleri de vardır. Vergi kaynaklarının yönetimler arasında paylaştırılmasının en önemli sonucu, yerel yönetimlerin mali açıdan arzulanan bir otonomiye sahip olabilmeleridir. Ancak uygulamada tam bir otonomiye sahip olabilme olanağı sağlayan paylaşıma rastlamak mümkün değildir.

İkinci olarak, "vergi kaynaklarının paylaştırılması, otonomiye kavuşan yetkili mahalli organları daha tedbirli davranmaya sevkedebilir.. .Yerel organların tasarruflarını daha yakından izlemek ve değerlendirmek imkanına sahip olan seçmenlerin oluşturacağı kamuoyu, mahalli otoriteleri zorunlu olarak kararlarında seçmen tercihlerini gözönünde tutmaya mecbur eder" (Nadaroğlu,1989:110-112).

iii. Merkezi İdare Vergilerinden Değişik Yöntemlerle Pay Verilmesi: Bu yöntemde vergiler merkezi idare tarafından tahsil edilmekte sonra da bazı vergilerin toplam gelirleri üzerinden diğer idarelere belli kriterlere göre pay verilmesi öngörülmektedir. Anglo - Sakson literatüründe " Heller-Pechman önerisi" olarak tartışılan ve " Walter Heller ve joseph Pechman tarafından ABD'de uygulanması amacıyla ileri sürülen bu öneride, federal devletin üye devletlere (state), dağıtılmak üzere gerçek kişilerden alınan gelir vergisinin % 10'unun ayrı bir fonda toplanması ve nüfus esasına göre bölüştürülmesi öngörülmüştür " (Nadaroglu- Keleş, 1991:13). Heller-Pechman önerisinde ileri sürülen yöntem, oran farkı hariç 1981'e kadar ülkemizde uygulanmıştır.

Merkezi yönetim, yerel yönetimlere ek yüzdeler veya ek vergiler yoluyla gelir sağlama yöntemlerinden birisini kullanabilir. Ancak bu yöntemler ile yerel yönetimlere gelir sağlanması günümüzde önemini yitirmiştir. Ek yüzdeler (munzam kesir) yoluyla gelir sağlanması yönteminin esası, yerel yönetimlere, merkezi yönetim tarafından tahsil edilen bazı vergilere, geliri kendilerine ait olmak üzere, yüzde olarak belli bir vergi ilave etme yetkisinin verilmesidir. İlave edilecek verginin tutarı yerel yönetimin yetkili organınca saptanırken, bu ilave miktarı toplayıp yerel yönetimlere veren, merkezi yönetimdir. Ek vergi yoluyla gelir saglanması yöntemi, merkezi yönetim tarafından tahsil edilen vergilerin matrahları üzerinden yerel yönetimlere de belirli oranları aşmamak üzere, vergi tarh etme yetkisinin verilmesidir. Bu vergide de ek olarak alınacak vergi miktarını saptayan yerel yönetim organları olduğu halde tahsil edip yerel yönetime veren, merkezi yönetimdir (Nadaroğlu,1989:116).

1981'e kadar uygulanan Heller-Pechman yönteminden, yine 1981 Yılında kabul edilen 2380 sayılı yasa ile vazgeçilmiştir. Bu yasa ile belediye finansmanında değişiklikler yapılmış ve bazı vergilerden değişik oranlarda pay verilmesi yerine belediyelere genel bütçe vergi gelirleri tahsilat toplamı üzerinden belli oranda global pay verilmesi yöntemi kabul edilmiştir (DPT,1991:38).

Bütün vergiler yerel nitelikte kullanılamaz. Bir verginin yerel bir vergi niteliği olabilmesi için prensipte matrahına, oranına yerel yönetimce karar verilen, tahsilatı yerel yönetimce yapılan ve varidatı yerel yönetime bırakılan bir vergi olması gerekir. Tüm bu koşullar aynı anda yerine gelmemesi nedeniyle bir verginin ulusal veya yerel niteliğine karar vermek kolay olmayabilir. Ancak yerel bir vergi için oranına yerel yönetimin karar vermesi ve varidatının yerel yönetime bırakılması esastır (Prud Homme,çev:Özbudun,1991:20).

Vergilerin yönetimler arasında paylaşımı sorununa getirilecek çözümler konusunda R.Musgrave ve P.Musgrave şu ölçütleri öne sürmektedir. İyi bir yerel vergi;

i. kaynak dağılımını çarpıtmalıdır. Bu amacı gerçekleştirecek yerel verginin matrahın yerel yönetim tarafından belirlenebilmelidir,

ii. diğer yönetimlere yansıtmaya eğimli olmamalıdır,

iii. doğal kaynaklara, ihracat ve ithalata, diğer bir deyişle ulusal karekteri olan matrahlara vergi konulmamalıdır.

Prud Homme, vergilerin yönetim düzeyi arasında paylaşımı konusunda ise aşğıdaki gibi bir ayırıma gitmektedir.

i. merkezi yönetimce yerel düzeye tahsis edilebilecek vergiler; emlak vergisi, ücret vergisi, harçlar;

ii. ara düzeye tahsis edilebilecek vergiler; kişisel gelir vergisi, perakende satış vergisi, menşeine göre ürün vergisi, sahipleri yerel yönetim alanının dışında olmakla birlikte gelirlerini yerel yönetim alanı içinde elde edilen faktör gelirlerine konan vergi,

iii. ulusal düzeyde alınabilecek vergiler; artan oranlı gelir vergisi, doğal kaynak vergisi, veraset vergisi, katma değer vergisi (Homme,çev:Özbudun,1991:20).

 Yeniden dağılımın araçları olan ve ödeme gücü ilkesine göre toplanan kişisel vergilerin merkezi yönetimce toplanması uygun olabilir. Bu vergiler gelir vergisi ile harcama vergileridir. Daha alt düzeydeki yönetim birimleri ise, bedel, resim, emlak vergisi gibi kendi yönetim alanlarında kamu hizmetlerinin faydalarının yansıması ile ilgili vergileri kaynak olarak kullanabilir. Üretildiği yerde vergilendirme anlamı taşıyan kaynak tabanlı vergiler kapsamına gelir ve kurumlar vergisi de girer. Kaynak tabanlı vergiler o bölgede yerleşik olmayan üretim faktörlerinin gelirlerinin vergilenmesinin uygun araçları olduğundan yönetimler arası eşitlik prensibine uygun düşerler. Perakende satış ve katma değer vergileri ödeme gücü ilkesine göre alınmamaktadır. Bu nedenlede bu vergilerin gelir dağılımını bozucu etkisi vardır ve bu vergiler fayda esasına dayanan vergiler kapsamına da girmezler. Büyük ölçüde tüketim üzerinden alınan vergiler olduklarından konjonktürel dalgalanmaları düzenleyici bir araç olarak kullanılmaları mümkündür. Selektif tüketim vergileri ise her yönetim kademesinde kaynak olarak kullanılabilir.

Türkiye, sosyol ve ekonomik gelişmişlik yönünden yoğun bölgesel dengesizlik sergileyen, sosyal mobilitesi yüksek bir ülke görünümündedir. Bölgeler arasında görülen aşırı sosyal ve ekonomik farklılıklar, merkezi ve yerel yönetim ilişkilerinin düzenlenmesinde teorik modelde öngörülen ilkeler dışında ek bazı esaslarında dikkate alınmasını gerektirmektedir. Yeniden dağıtım ve istikrar fonksiyonları merkezi yönetime bırakılmış kamusal fonksiyonlardır. Merkezi yönetim , gerek ödeme gücü ilkesine dayalı vergiler ile özellikle gelir vergisi, gerekse KDV gibi geniş tabanlı tüketim vergileri ile sağladığı gelirlerle, bölgesel dengesizlikleri giderici projeleri geliştirmelidir (Önder,1991:2).