Prof.Dr.H.Mahir Fisunoğlu
Çukurova Üniversitesi
İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi

               m-contact.jpg (1423 bytes) 

m-contact.jpg (1423 bytes)

m-contact.jpg (1423 bytes)

m-contact.jpg (1423 bytes)

       Elektronik Posta Benimle İletişim Akademik Üyelikleri English Pages
Sitemize İktisada Giriş,  Mikro Ekonomi, Makro Ekonomi  Türkçe ve İngilizce gruplarının soru setleri eklenmiştir.
 


 

 12 Ocak 2001

2000 Yılının Ekonomik Gelişmeleri ve 2001 İçin Beklentiler

Prof.Dr.Mahir Fisunoğlu

Öncelikle 2000 yılına ait bazı makro ekonomik büyüklüklere bakalım. 2000 yılı bütçesinde 33 katrilyon lira gelir ve 45.7 katrilyon harcama planlanmıştı. Böylece 12.7 katrilyon liralık bir açık (bütçe açığının gayri safi milli hasılaya oranı yüzde 10) öngörülmüştü. Harcamaların 25.7 katrilyon lirası faiz dışı gider olacaktı. Faiz dışı fazla ise 7.4 katrilyon lira olarak planlanmıştı. Gayri safi milli hasıla büyüme oranı ise yüzde 5 olacaktı. Bu hedeflerin, özellikle faiz dışı fazlanın, önemli ölçüde gerçekleştiği anlaşılıyor. Hatta büyüme yüzde 6 olabilir. Vergi gelirlerinde sağlanan artış, bir defaya mahsus olarak toplanan vergilerden kaynaklanıyordu.

Geçtiğimiz günlerde açıklana enflasyon rakamları ise hedeflenen değerleri ciddi olarak aştı. Toptan eşya fiyatlarda (TEFE) yüzde 32.7 ve tüketici fiyatlarında (TÜFE) yüzde 39 hedeflenenin yaklaşık 15 puan üzerinde gerçekleşti. Bu rakamlar Aralık 1999- Aralık 2000 aylarının karşılaştırmalı rakamlarıdır. Yıllık ortalama değerlere bakmak daha anlamlı bir sonuç verir. Bu rakamlara bakıldığında ise TÜFE yüzde 55, TEFE ise yüzde 51 olarak görülüyor. 1999 yılında aynı rakamlar yüzde 60 üzerinde idi ama ciddi bir düşmeden söz etmek kolay değil.

Beklenen hedeften bir diğer sapma ise cari işlemler açığında görüldü. 2000 yılı içinde yavaş artan bir ihracat ve hızlı artan bir ithalat yaşandı. Dış ticaret açığı 17-18 milyar dolar civarında tahmin ediliyor. Buna karşılık cari işlemler açığı da 7-8 milyar dolar civarında gerçekleşebilir.

1994, 1995, 1997- 1998 ve 1999 yıllarını kriz koşulları içinde geçiren Türkiye, belki de 1995 yılında başlaması gereken bu istikrar programını, 1999 sonunda Uluslararası Para Fonu (IMF= UPF) ile anlaşarak uygulamaya başladı. 1995 yılından beri Merkez Bankası ve Hazine arasındaki uyumlu politikalar, sürdürülebilir bir borçlanma sağladı, enflasyonu "istikrarlı" hale getirdi, yani hiper enflasyona dönüştürmedi. 2000 yılında, orta vadeli ve üç yıl olacağı açıklanan istikrar programının ilk yılı geride kaldı. Bu istikrar politikasının uygulamaya konulmasının başlıca nedeni, enflasyonun kronikleşmesi ve özellikle son otuz yıldır artan bir oranda seyir etmesi idi. Geçtiğimiz on yılın ortalama enflasyonu yılda yüzde 75 idi. 1960'lı yıllarda yüzde yılda ortalama 10, 1970li yıllarda yılda ortalama yüzde 35, 1980'li yıllarda yılda ortalama yüzde 45 enflasyon yaşadık.1999 yılında yaşanan ve negatif büyüme ile biten krizin arkasından böyle bir istikrar programı uygulamak gerçek bir cesaret işi idi ve koalisyon hükümeti bu programı uygulamaya koydu.

Programın başlıca iki esas yanı vardı: a) Klasik bir talep kısma yanı: Daha önceden belirlenmiş ve ilan edilmiş bir döviz sepeti (2000 yılı sonunda değerinin ne olacağı belli idi ve Temmuz 2001'de oran değişecek kadar belli) Merkez Bankasının net iç varlık büyüklüğüne sınır konulması (Merkez Bankasının Hazine, diğer kamu kuruluşları, bankalar ve özel sektör senetleri karşılığında Türk lirası yaratamaması), sadece döviz karşılığı lira yaratabilmesi, kamu harcamalarının kısılması, kamu kesimi maaş ve ücretlerinin ancak enflasyon oranı kadar arttırılması, bütçenin faiz ödemeleri yapıldıktan sonra fazla vermesi (açık vermesi değil), ile b) Yapısal reformlar yanı: Özelleştirme, sosyal güvenlik, tarım ürünlerinin fiyatlaması, tarım satış kooperatifleri, bankacılık. Enflasyonun yüzde 20'ye (yıl sonu olarak TEFE'de yüzde 10, TEFE'de yüzde 12) inmesi de hedeflenmişti. Bütün bunlar yapılabilirse, Türk ekonomisinin sahip olduğu potansiyeli daha hızlı harekete geçirebileceği, sürdürülebilir büyüme ile hem dünya ekonomisi ile gerçek anlamda bütünleşebileceği, hem de dünyanın önde gelen sayılı ekonomileri arasında yer alacağı varsayılıyordu.

Programın başarısı için uluslararası siyasi ve ekonomik destek (IMF, Dünya Bankası, dünya finans çevreleri) sağlanmıştı. IMF'e Aralık 1999 içinde verilen niyet mektubu sırasında Türkiye'yi ziyaret eden ABD Başkanı Clinton, istikrar programına ciddi destek sağlanacağını ve Türkiye'nin bu programı başarı ile tamamlayacağı inancını dile getirmişti. Aynı desteğin ülke içinde ise sınırlı olarak bulunduğunu kabul edelim. İş çevrelerinin destek veren demeçleri yanında çalışan kesimlerin temsilcileri, istikrar programına önceleri fazla ses çıkarmasalar da zaman içinde karşı çıkmaya başladılar. Genel olarak bakıldığında, halkın, ihtiyatlı olduğu ve uygulamaların başarısına göre pozisyon almayı yeğlediğini söyleyebiliriz. Bunun en önemli göstergesi, bankalardaki tasarruf mevduatının yaklaşık yarısının döviz olarak tutulması ile de kendini gösterdi.

Bu kuşkuların arkasında başlıca iki nokta yatıyordu. Bunlar, yukarıda özetlenen "programın esas yanları" içinde yer almaktadır. Yani program bir takım mahzurları da beraberinde taşıyordu. Bunlardan birincisi, Merkez Bankasının net iç varlık toplamına konan sınırdır. İkincisi, kamu kesimi maaş ve ücretleri, fiyatları ile döviz kurunun enflasyonun altında olmak üzere ve uzun bir süre (en az 18 ay) sabitlenmesidir. Özellikle, aşırı değerlenmiş ve devalüasyon yapılmamış bir Türk lirası ile böyle bir istikrar programına başlanılmasının mahzurlarını söyleyenler oldu, ama, fazlaca dikkate alınmadılar. 2000 yılı başında hedeflenen enflasyon yüzde 20 idi, döviz sepeti ise yüzde 18 artış gösterdi. İkinci mahzurun sonucu, yani, döviz kuru artışının beklenen enflasyonun altında seyretmesi sonucu Türk lirası daha da değerlenmeye başladı, ihracat düştü ve ithalat arttı. Eğer hedeflenen enflasyon oranına (yüzde 20) ulaşılabilse idi, ihracat/ithalat sorunu bu kadar büyük oranda çıkmayacaktı. Ancak enflasyon (TÜFE/TEFE ), döviz kuru artışının iki misline yakın gerçekleşti. Sonuçta 18-19 milyar dolar tahmin edilen bir dış ticaret açığı ve 8-9 milyar dolar tahmin edilen bir cari açıkla 2000 yılını kapattık. Döviz kurunun beklenen enflasyonun altında seyretmesi, sermaye hareketlerini kolaylaştırdığı için, bu açıkları finanse edebilmek mümkün görünüyordu. Ayrıca, ticari bankaların yurt dışından 6 milyar dolar civarında kredi aldığını ve Hazine'ye IMF tarafından niyet mektubunda belirtilen ödemelerin yapıldığını biliyoruz. Her iki mahzuru birlikte incelediğimizde ise; sabit bir kambiyo rejimi ile denetlenmiş bir para arzı ortaya çıkmaktadır. Böylece, ekonomi spekülatif hücumlara açık bir duruma gelmekte ve bu hücumlar sırasında Merkez Bankası fazla bir rol oynayamamaktadır. Bu konuya, Kasım 2000 deki krizi incelerken bir kez daha döneceğiz.

2000 yılının Kasım ayında çıkan kriz, yukarıdaki açıklamalar ışığında sürpriz sayılmamalıdır. Enflasyon, faizler kadar hızlı düşmediği için 2000 yılında zaman zaman negatif faizler yaşandı. Cari işlemler açığı, sürekli olarak devalüasyon tedirginliği yarattı. Talep daraldıkça üretim gerilemesi beklenmeye başladı (çünkü ihracat bir alternatif olamadı). Birbiri ardına ortaya çıkan yolsuzluklar ve bazı tanınmış iş adamlarının arka arkaya göz altına alınması da iş dünyasının en az bir kısmını tedirgin etti. Ayrıca, hemen her gün bir tanınmış firmanın ya da iş adamının zor durumda olduğu haberleri basında yer almaya başladı. Sürekli olarak, bazı bankalara el konulacağı söylentileri de piyasaları tedirgin etti. IMF'ye verilen niyet mektubunda yapılacağı belirtilen, fakat geciken özelleştirmeler yapılamadı ve buradan gelmesi beklenen kaynaklar Hazine'ye gelemedi, yapısal reformlar yönünde fazla bir adım atılamadı. Bankaların, özellikle kamu bankalarının sorunları devam etti. Piyasalar güven bunalımı yaşamaya başladılar. 2000 yılında Hazine'nin borçlanmalarda karşılaştığı ortalama faiz yüzde 40 civarında idi. Enflasyon beklenen oranda düşse idi, yani hedeflenen oranlara kadar düşse idi, bankalar önemli karlar elde edeceklerdi ve bunun için, risk alarak, Hazine kağıtlarını tutuyorlardı.

Uluslararası alandaki olumsuz gelişmeleri de kaydetmek gerekir: Avrupa Birliği ile çıkan anlaşmazlık, Ermeni sorunu, doların euro karşısında değer kazanması (ithalatımızın büyük kısmı dolarla, ihracatımızın büyük kısmı ise euro bölgesine yapılıyor) ve petrol fiyatlarının artması (1999 yılında ithal ettiğimiz petrolün varili ortalama 15 dolar idi, 2000 yılında aynı rakam 25 dolar oldu; petrol ithalatı azaldığı halde toplam ödemeler artış gösterdi).

Köklerinin, bu şekilde daha derinlerde yer aldığını belirtmeye çalıştığımız yapı, bir kriz, için uygun ortamı hazırlamıştı. 20 Kasım' geldiğimizde, elinde fazla miktarda Hazine kağıdı tutan ve günlük bankacılık işlemlerini de gecelik borçlanmalarla sürdürebilen bir bankanın, artık bu borçlanmaları da yapamadığı (ya da kendisine borç verilmediği) ve zorlanmaya başladığı haberleri piyasada duyuldu. Bunun üzerine bu banka, vadesi henüz gelmemiş kağıtları satmaya yöneldi. Buna, yıl sonu yaklaştığı için "açık pozisyonlarını" kapatmaya yönelen bankaların durumu ile Sermaye Piyasası Kurulu'nun (SPK) bundan sonra "açık" işlemlere izin vermeyeceği ve bu yönde yasal düzenleme hazırlığı içinde olduğunu da ekleyelim. Piyasada bir anda herkes elindeki hisse senedi ve bono- tahvilleri satmaya ve daha güvenli görünen döviz almaya yöneldiğini gördük. Bunların alınması için yeteri kadar Türk lirası olmadığı için, borsa ve bono- tahvil fiyatları düşmeye, faizler yükselmeye başladı. Bu arada 6-7 milyar dolar civarında bir miktarın Türkiye'yi terk ettiği basında yer aldı. (1999 yılındaki Rusya Krizi sırasında da hemen hemen aynı miktarda kaynak Türkiye'yi 5-6 aylık bir sürede terk etmişti. 2000 yılında bu süre sadece günlere indi). Sonuçta, bir noktada gecelik faizler yüzde 1700-1800 seviyelerine çıktı. MB, net iç varlıklar sınırı nedeni ile ilk günler hareketsiz kaldı. MB Analitik Bilançolarını incelediğimizde, daha sonra, bu politikadan vaz geçildiğini ve piyasaya likidite sürüldüğünü anlıyoruz. Bu işlem "açık piyasa işlemleri/ ters repo" ile yapıldı. Gevşetilen likidite döviz talebini arttırınca, MB bu politikasından vazgeçip eski politikasına yani "dolar karşılığı Türk lirası" politikasına döndü. Ancak bu arada likidite genişlemiş, piyasaya para sürülmüştü. Böylece MB bilançosu da önemli ölçüde bozuldu. (Şimdilerde bu bilanço düzeltilmeye çalışılıyor. 1999 sonunda -2.4 katrilyon lira olan açık piyasa işlemleri, bir yıl sonra -5.2 katrilyon lira civarına yükselmişti). MB yeterli döviz rezervlerine sahip olduğu için 6-7 milyar dolarlık bir rezerv eksilmesinin etkisi büyük olmadı. Sonuçta, hepimizin bildiği gibi, IMF ve Dünya Bankası üst düzey yetkilileri ile ABD Hazine Bakan Yardımcısı Türkiye'ye gelerek, hem alınacak önlemleri görüştüler, hem piyasalara moral verdiler. Bunun sonucu olarak, 10 milyar dolar civarında bir IMF desteğinin (ilk dilim olan 2.4 milyar dolar hemen ödendi) Türkiye'ye aktarılması kararlaştırıldı. Aynı sıralarda, IMF politikalarını uygulamış ve istikrarlı bir ekonomiye kavuşan Arjantin'in yeni bir dış borç krizi eşiğinde olduğu ve IMF'in 40 milyar dolar civarında kaynak aktaracağı haberleri de geldi. Bu arada Türkiye'yi terk eden dövizlerin bir kısmının geri gelmeye başladığı da basında yer aldı.

Kriz sırasında Türkiye, IMF'e bu program dahilindeki üçüncü ek niyet mektubunu verdi. Bu mektubun ilk dikkati çeken tarafı, diğerlerinden farkı, daha ayrıntılı olması idi. Döviz sepetinin Temmuz 2001 ayına kadar, daha öce kararlaştırıldığı şekilde, yani Ocak- Mart aylarında yüzde ayda 0.9, Nisan- Haziran aylarında yüzde ayda 0.85 oranlarında artacağı belirtildi. (IMF ve Türkiye acaba bir hatada aşırılı ısrarlı mı oldu? Yukarıda belirttiğimiz gibi, 2000 yılı için, hedeflenen enflasyonla gerçekleşen enflasyon arasında büyük fark oluştu ve Türk lirası da aşırı değer kazandı. Bu aşırı değeri yüzde 15 civarında kabul etmek gerekir. Bu da ihracattaki ciddi düşüşün önemli bir nedenidir. Şimdi aynı değer kazanma devam edecek. Aralık 2000'deki noktada olabilmek için, Ocak- Temmuz 2001 ayları enflasyonunun, döviz sepetindeki artış olan yüzde 5'in altında olması gerekiyor. Bu gerçekleşebilir mi?) Ek niyet mektubunda, Elektrik Piyasası Kanunu, Türk Telekom Özelleştirmesi, THY Özelleştirmesi, TEKEL Özelleştirmesi, Şeker Sanayi Özelleştirmesi yönünde bir takvim sunuldu. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu (BDDK) bünyesindeki bankaların satılması ve kamu bankalarının özerkleştirilmesi (özelleştirme öncesi bilançolarının ve böylece mali yapılarının düzenlenmesi) konusunda da bir takvim verildi. Bu açıdan bakıldığında, BDDK, bünyesindeki bankaların satışı hazırlıklarını hızlandırdı ve Nisan ayına kadar, bunların en az bir kısmını satacağını duyurdu. Kamu bankaları için de Hazine, tahvil ve döviz cinsinden kaynak aktararak (Ziraat ve Halk Bankaları için ikişer katrilyon lira ve 750 milyon dolarlık dövize endeksli tahvil) bu bankaların finans sorunlarına geçici de olsa bir çözüm getirdi. Şimdi bu bankaların bu senetleri nasıl nakide dönüştürebileceği tartışılmalı. Ancak bu bankalar tahvilleri Merkez Bankası Açık Piyasa İşlemleri, Bankalararası Para Piyasasında kullanabilir. Bunun anlamı, likiditede bir artış beklenmesidir. Ek niyet mektubunda yer alan bir diğer nokta da, yukarıdaki noktaların ve Türkiye'nin uyması gereken diğer kıstasların, IMF tarafından önümüzdeki üç ay süresince, her ay denetleneceği idi. Bu, iki türlü mesaj verdi: Böyle bir uygulamanın ülkenin egemenlik haklarına bir müdahale olup olmadığı ve önümüzdeki üç ayın gerçekten çok kritik olduğu.

2001 yılı için beklentiler neler olabilir?

Öncelikle dünya ekonomisine bakalım. Böyle bir durumda ilk bakılacak yer ABD ekonomisinin durumudur. Son 9 yıldır (yani 100 ayı aşkın süredir) ABD ekonomisi sürekli büyüdü. İşsizlik düştü, enflasyon düşük seviyelerde kaldı, iktisat kitapları için ilginç bir durum sergiledi. Şimdi bir duraklama dönemine girildiği anlaşılıyor. ABD Merkez Bankası diyebileceğimiz Federal Reserve Board (Fed) Başkanı Alan Greenspan usta faiz manevraları yapması ile tanınan bir kişidir. Geçtiğimiz günlerde faizleri yarım puan düşürdü. Bu durum, ABD ekonomisinde duraklama olarak algılandı. 1998 yılı ortalarından beri (yani Güneydoğu Asya Krizinden beri) ilk kez Fed kısa- dönem faiz oranlarını düşürüyordu. Bu durum (yani faiz düşürme) Türkiye için olumlu, ancak, ABD ekonomisindeki duraklama özellikle Latin Amerika ve Asya ekonomileri için de sorun yaratabilir. Ayrıca, Avrupa ülkelerinin ABD ile olan ticari ilişkilerindeki duraklama, Türkiye'yi de etkileyebilir. Yine de ABD ekonomisinin gücünü ve özellikle yüksek verimlilik artışlarının yarattığı iyimser havayı unutmamak gerekir.

Ancak veriler, ABD ekonomisinde ciddi bir gerileme gösteriyor. Bu gerileme, bir reseyon (durgunluk) veya uzun süreli düşük büyüme (yüzde 3'ün altı) getirebilir. Bunun sonucu olarak, dünyada, henüz üç yıl önceki krizin etkilerinden kurtulmakta olan az gelişmiş ülkeler (özellikle Güney Doğu Asya) daha derinden etkilenebilirler. Fed, bu durum karşısında piyasalarla "uyumlu" bir davranışa girebilir. (Genellikle Fed piyasaların önünde gider, piyasaları yönlendirir). Belki 1997 krizi kadar olmasa da bir kriz beklenebilir ve bunun sonucunda gelişmiş ülkelerden gelişmekte olan ülkelere doğru olan fon hareketleri zayıflayabilir.

Japonya ekonomisi de son yıllarda sarsıntı geçiriyor. Japonya'nın en zayıf tarafı olan finansal sektör sorun olmaya devam edecek gibi görünüyor. Buna karşılık tüketim ve yatırımları arttırma çabaları gözleniyor.

Avrupa Birliği 2001 yılı için ekonomik büyüme konusunda iyimser değil. İşsizlik hala yüzde 8,5 civarında ve euro/dolar paritesi önemli. Yılın sonlarına doğru, ABD ekonomisindeki gerilemeye bağlı olarak yükseldi. Yoksa ilk başlangıç için fazla ümit vermemiş ve 0.85 dolar seviyelerine kadar gerilemişti. Şimdi 0.94 dolar seviyesinde. Bu oranda veya daha yüksek bir yerde tutunabilirse, Avrupa Birliği ekonomileri ve Türkiye için iyi olacak.

2001 yılında "yeni ekonomi şirketlerinin" yani ileri teknoloji kullanan şirketlerin durumları da ayrı bir karamsarlık noktasını teşkil etmektedirler. Bu şirketlerin çoğunluğu 2000 yılında borsada değer kaybetti. Bir örnek verelim. Lucent Technology, Ocak- Aralık 2000 arasında borsa değerinde 230 milyar dolarlık bir kayba uğradı ve borsa değeri sadece 47 milyar dolar olabildi.

Türkiye'ye gelince: 2000 yılı boyunca enflasyonu çok konuştuk, faizlerin düşmesini memnuniyetle karşıladık. Şimdi, faizleri daha çok konuşuyoruz, enflasyon sanki ikinci planda kaldı. İstikrar programı, bütçe disiplinine ve parasal disipline uyma konusunda ümitler verdi. 4 Ocak 2001 tarihinde yapılan yeni Hazine ihalesi bir çok kişiye derin nefes aldırdı, faizlerin çok yükselmeyeceği anlaşıldı. Şimdi bu ihalenin ne anlama geldiğine bir kez daha bakalım. Bir yıl önce, Ocak 2000'deki ilk ihalede oluşan faiz yüzde 37 idi, 1999 enflasyonu yüzde 70 çıkmıştı. Yıl boyu da ortalama ihale faizi yüzde 38 ve ortalama vade 14 ay civarında gerçekleşmişti. Bunun anlamı şu idi: Hedeflenen enflasyon değerlerine ulaşılırsa (yüzde 20) , bankalar yüksek reel kazançlar sağlayabilecekti. Nitekim, istikrar programı uygulamasının ilk aylarında faizlerin belki de tahmin edilenden hızla düşmesi sonucu, daha önceki ihalelerden kazançlı çıkan; fakat kar marjları azalan bankalar, Hazine bonolarından elde ettikleri yüksek karları, tüketici kredilerine yönlendirdiler ve yeni bir çıkış yolu aradılar.

Şimdi, bir yıl sonra yüzde 30 üzerinde bir enflasyon (yıllık ortalamaların daha yüksek olduğunu hatırlayalım) ve 6 ay vadeli borçlanmanın yüzde 67, 14 ay borçlanmanın yüzde 65 faizle gerçekleştiğini bir kez daha hatırlayalım. Eğer enflasyon bu yıl beklenildiği oranlarda düşerse, yıllık ortalama enflasyon beklentileri ile bile birlikte, reel faiz 6 aylık ihalede yüzde 30-35 olacaktır. 14 aylık ihalede bunu yüzde 50'nin üzerinde hesaplamak gerekir. Bu kadar yüksek faizin getirdiği ek yükü hesaplamak mümkündür. Devlet bu yükü ödemek "istemezse", enflasyonu yine yükseltmek zorundadır. Hazine niçin bu kadar ek yükün altına girdi? Çünkü eski borçlanmaların vadesi gelenlerden birisi 21 Şubat ve geri ödeme 3.5 katrilyon lira. Önümüzdeki üç ay toplam borç ödemeleri 9.4 katrilyon civarında. Bunun anlamı, önümüzdeki üç ay faizlerin yüksek kalmasından başka bir çare görünmüyor. Önümüzdeki üç ayın niçin kritik olduğunun bir diğer nedeni de bu. Faizlerin yüksek seyretmesi hem devlet, hem de bankalar için iyi değil. Devlet daha fazla faiz ödeyeceği için iyi değil. Bankalar ise şöyle bir durumla karşı karşıya kalıyorlar: 4 Ocakta 14 ay vadeli tahvil alan banka, bu tahvili 14 ay saklar (yani bu zaman içinde satmazsa) anapara ve faiz olarak 100 lira alsın. Ancak bankalar, genellikle, vade sonuna kadar beklemeden bu tahvilleri satarlar. Faiz, 2000 yılında aynı vadeli tahvillerin faizleri kadar (yüzde 38) oluşsa idi ve örneğimizdeki banka bu tahvili aldıktan hemen sonra satsa idi satış fiyatı 70 lira olacaktı. 4 Ocakta oluşan yüzde 67 faiz ile alınan 14 ay vadeli tahvil hemen satılsa idi, fiyatı 57 lira olur. Banka, bu faiz farkından dolayı 13 lira (yaklaşık yüzde 25) zararlı çıkmıştır. Buna karşılık gecelik faizler yüzde 30 civarında seyrediyor. Ne var ki, repo faizleri daha yüksek seviyelerde. Yani bankalar repo ile yüksek faizle para toplayıp daha düşük getirili Hazine tahvillerini alıyorlar. Konuya bu açıdan bakınca Hazine'nin bu tahvilleri satması ciddi bir başarı olarak görülmelidir.

2001 yılındaki toplam iç borç ödemeleri 38 katrilyon lira ve dış borç ödemeleri de 25 milyar dolar. 2005'e kadar ödenecek dış borç miktarı 75 milyar doları aşıyor. Bu kadar iç ve dış borç, ancak iç ve dış borçlanma ile ödenebilir. Ayrıca, iç borç ödemeleri için de dış borçlanma gerekiyor. Burada "faiz dışı bütçe fazlasının" önemi ortaya çıkıyor.

2001 yılı bütçesi yüzde 4,5 büyüme, yüzde 18 (ortalama) deflatör, yüzde 10 yıl sonu TEFE ve yüzde 12 yıl sonu TEFE varsayımı üzerine kurulu. 2000 yılını TÜFE ve TEFE'de yüzde 30 üzerinde bir enflasyonla bitirdiğimize ve 2001 yılını da yüzde 10 civarında bir enflasyonla tamamlamayı beklediğimize göre yıllık ortalama enflasyon, deflatörün gösterdiği rakam civarında gerçekleşecek.

Bütçede 43 katrilyon gelir (2000 yılında 33 katrilyon lira) ve 48.4 katrilyon lira harcama (2000 yılında 45.7 katrilyon lira) olarak bekleniyor. Gelirlerde ciddi ve harcamalarda küçük bir artış var. Dolayısı ile bütçe açığı da 5.2 katrilyon liraya (2000 yılında 12.7 katrilyon lira) geriliyor. Bütçe açığının GSMH'ya oranı yüzde 3,5 (2000 yılında yüzde 10) olacak. Bu rakamların anlamı, harcamalarda ciddi bir disiplin ve gelirde ciddi bir artıştır. Daha önce de belirtildiği gibi, bu durum, 2000 yılında alınan "bir kereye mahsus" vergilerin alınmaya devam etmesi ile mümkün olacaktır. Ayrıca özelleştirme, bu yıl da ümit bağlanan bir kalem haline gelmiştir. Özelleştirme başlarken konulan amaçlarla (sermayeyi tabana yayma, teknolojik ilerleme sağlama, etkinlik,...) artık fazla konuşulmuyor. Önde gelen amaç, Hazine'ye gelir kaydı. Ancak özelleştirmelerin yine bir takım sorunlarla karşılaşması mümkün.

Yatırımlar yine çok düşük ve büyük bir olasılıkla Güney Doğu Anadolu'ya öncelik verilecek. Bütçe kalemlerinde hemen yüzde 2 kesinti yapıldı, yüzde 3 ise, "yıl içindeki" performansa bakılacak şekilde, ertelendi.

Özelleştirme, 2001 yılının da önemli tartışma konularından birisi olacak. IMF'e verilen ek niyet mektubunda 2001 yılı için 6-7 milyar dolar bir özelleştirme geliri hedefi konulmuştur. 2000 yılı için hedef 7.5 milyar dolar id, 5.5 milyar dolarlık özelleştirme yapıldı ve 3.5 milyar dolar tahsisat gerçekleşti. 2001 yılında, 2000 yılından kalan 2 milyar dolar daha tahsil edilecek. Ancak 2001 yılı hedeflerine ulaşma, yine de yabancıların, özelleştirmeye göstereceği ilgiye çok bağlı. O zaman da hangi özelleştirmelerin gerçekleştirilmesinin planlandığına bakmak gerekiyor. Türk Telekom, THY, TEAŞ ve TEDAŞ işletme hakları, TEKEL avantajlı örülenler arasında. Türkiye Şeker Fabrikaları, BOTAŞ, bazı madencilik kuruluşları, TMO ve bankalar ise sorunları olanlar. Geçmişte yapıldığı gibi, parçalara bölerek varlıkların bir kısmının ya da hepsinin satılması yerine, belki; iyi yönetim, karlılık ve daha sonra halka küçük parçalar halinde satarak ve bu aşamada devlet mülkiyet ve yönetimine devam ederek, daha sonra özelleştirmeye gidecek bir strateji daha geçerli olabilir.

İthalat/ihracat konusunda şöyle bir durumdan konuşmak mümkün görünüyor. Enflasyonun altında seyredecek bir döviz kuru söz konusu olacağından (hedeflenen enflasyonun hedeflenen kur sepeti değişiminden fazla olacağını ve bunun en azından Temmuz 2001'e kadar devam edeceğini varsayıyoruz) , ihracat yine zorlanacak, ithalat yine cazip görünecek. Ancak, tüketici, geçen yıldan çok fazla banka kredisi kullandı, bunları geri ödüyor ve bu yıl, ithal tüketim mallarına daha az ilgi gösterebilir. Buna karşılık, ithal girdi kullanan sektörler için cazip durum devam edecek. (Belki yüksek seyreden faizler nedeni ile, ithal talebinde bir gerileme görülebilir). İhracatın durumu, hükümetin, ihracat aleyhine oluşan olumsuz duruma karşı alacağı önlemlere bağlı. Eximbank kredileri bunlar arasında önemli yer tutuyor, bunun dışında, daha önce başarı ile girilmiş piyasalarda durumu koruyucu önlemler de gerekiyor. Turizm gelirleri geçen yılki 8 milyar dolar seviyesinin üstünde gerçekleşebilir. Yine de geçen yıl gerçekleşen büyük dış ticaret açığının (17-18 milyar dolar) ve cari açığın (7-8 milyar dolar) altında bir rakamın gerçekleşmesini bekleyebiliriz.