|
12 Ocak 2001
2000 Yılının Ekonomik Gelişmeleri ve 2001 İçin
Beklentiler
Prof.Dr.Mahir Fisunoğlu
Öncelikle 2000 yılına ait bazı makro ekonomik büyüklüklere
bakalım. 2000 yılı bütçesinde 33 katrilyon lira
gelir ve 45.7 katrilyon harcama planlanmıştı. Böylece
12.7 katrilyon liralık bir açık (bütçe açığının
gayri safi milli hasılaya oranı yüzde 10) öngörülmüştü.
Harcamaların 25.7 katrilyon lirası faiz dışı gider
olacaktı. Faiz dışı fazla ise 7.4 katrilyon lira
olarak planlanmıştı. Gayri safi milli hasıla büyüme
oranı ise yüzde 5 olacaktı. Bu hedeflerin, özellikle
faiz dışı fazlanın, önemli ölçüde gerçekleştiği
anlaşılıyor. Hatta büyüme yüzde 6 olabilir. Vergi
gelirlerinde sağlanan artış, bir defaya mahsus olarak
toplanan vergilerden kaynaklanıyordu.
Geçtiğimiz günlerde açıklana enflasyon rakamları
ise hedeflenen değerleri ciddi olarak aştı. Toptan eşya
fiyatlarda (TEFE) yüzde 32.7 ve tüketici fiyatlarında
(TÜFE) yüzde 39 hedeflenenin yaklaşık 15 puan üzerinde
gerçekleşti. Bu rakamlar Aralık 1999- Aralık 2000
aylarının karşılaştırmalı rakamlarıdır. Yıllık
ortalama değerlere bakmak daha anlamlı bir sonuç
verir. Bu rakamlara bakıldığında ise TÜFE yüzde
55, TEFE ise yüzde 51 olarak görülüyor. 1999 yılında
aynı rakamlar yüzde 60 üzerinde idi ama ciddi bir düşmeden
söz etmek kolay değil.
Beklenen hedeften bir diğer sapma ise cari işlemler
açığında görüldü. 2000 yılı içinde yavaş
artan bir ihracat ve hızlı artan bir ithalat yaşandı.
Dış ticaret açığı 17-18 milyar dolar civarında
tahmin ediliyor. Buna karşılık cari işlemler açığı
da 7-8 milyar dolar civarında gerçekleşebilir.
1994, 1995, 1997- 1998 ve 1999 yıllarını kriz koşulları
içinde geçiren Türkiye, belki de 1995 yılında başlaması
gereken bu istikrar programını, 1999 sonunda
Uluslararası Para Fonu (IMF= UPF) ile anlaşarak
uygulamaya başladı. 1995 yılından beri Merkez Bankası
ve Hazine arasındaki uyumlu politikalar, sürdürülebilir
bir borçlanma sağladı, enflasyonu "istikrarlı"
hale getirdi, yani hiper enflasyona dönüştürmedi.
2000 yılında, orta vadeli ve üç yıl olacağı açıklanan
istikrar programının ilk yılı geride kaldı. Bu
istikrar politikasının uygulamaya konulmasının başlıca
nedeni, enflasyonun kronikleşmesi ve özellikle son
otuz yıldır artan bir oranda seyir etmesi idi. Geçtiğimiz
on yılın ortalama enflasyonu yılda yüzde 75 idi.
1960'lı yıllarda yüzde yılda ortalama 10, 1970li yıllarda
yılda ortalama yüzde 35, 1980'li yıllarda yılda
ortalama yüzde 45 enflasyon yaşadık.1999 yılında yaşanan
ve negatif büyüme ile biten krizin arkasından böyle
bir istikrar programı uygulamak gerçek bir cesaret işi
idi ve koalisyon hükümeti bu programı uygulamaya
koydu.
Programın başlıca iki esas yanı vardı: a) Klasik
bir talep kısma yanı: Daha önceden belirlenmiş ve
ilan edilmiş bir döviz sepeti (2000 yılı sonunda değerinin
ne olacağı belli idi ve Temmuz 2001'de oran değişecek
kadar belli) Merkez Bankasının net iç varlık büyüklüğüne
sınır konulması (Merkez Bankasının Hazine, diğer
kamu kuruluşları, bankalar ve özel sektör senetleri
karşılığında Türk lirası yaratamaması), sadece döviz
karşılığı lira yaratabilmesi, kamu harcamalarının
kısılması, kamu kesimi maaş ve ücretlerinin ancak
enflasyon oranı kadar arttırılması, bütçenin faiz
ödemeleri yapıldıktan sonra fazla vermesi (açık
vermesi değil), ile b) Yapısal reformlar yanı: Özelleştirme,
sosyal güvenlik, tarım ürünlerinin fiyatlaması, tarım
satış kooperatifleri, bankacılık. Enflasyonun yüzde
20'ye (yıl sonu olarak TEFE'de yüzde 10, TEFE'de yüzde
12) inmesi de hedeflenmişti. Bütün bunlar yapılabilirse,
Türk ekonomisinin sahip olduğu potansiyeli daha hızlı
harekete geçirebileceği, sürdürülebilir büyüme
ile hem dünya ekonomisi ile gerçek anlamda bütünleşebileceği,
hem de dünyanın önde gelen sayılı ekonomileri arasında
yer alacağı varsayılıyordu.
Programın başarısı için uluslararası siyasi ve
ekonomik destek (IMF, Dünya Bankası, dünya finans çevreleri)
sağlanmıştı. IMF'e Aralık 1999 içinde verilen
niyet mektubu sırasında Türkiye'yi ziyaret eden ABD
Başkanı Clinton, istikrar programına ciddi destek sağlanacağını
ve Türkiye'nin bu programı başarı ile tamamlayacağı
inancını dile getirmişti. Aynı desteğin ülke içinde
ise sınırlı olarak bulunduğunu kabul edelim. İş çevrelerinin
destek veren demeçleri yanında çalışan kesimlerin
temsilcileri, istikrar programına önceleri fazla ses
çıkarmasalar da zaman içinde karşı çıkmaya başladılar.
Genel olarak bakıldığında, halkın, ihtiyatlı olduğu
ve uygulamaların başarısına göre pozisyon almayı
yeğlediğini söyleyebiliriz. Bunun en önemli göstergesi,
bankalardaki tasarruf mevduatının yaklaşık yarısının
döviz olarak tutulması ile de kendini gösterdi.
Bu kuşkuların arkasında başlıca iki nokta yatıyordu.
Bunlar, yukarıda özetlenen "programın esas
yanları" içinde yer almaktadır. Yani program bir
takım mahzurları da beraberinde taşıyordu. Bunlardan
birincisi, Merkez Bankasının net iç varlık toplamına
konan sınırdır. İkincisi, kamu kesimi maaş ve ücretleri,
fiyatları ile döviz kurunun enflasyonun altında olmak
üzere ve uzun bir süre (en az 18 ay) sabitlenmesidir.
Özellikle, aşırı değerlenmiş ve devalüasyon yapılmamış
bir Türk lirası ile böyle bir istikrar programına başlanılmasının
mahzurlarını söyleyenler oldu, ama, fazlaca dikkate
alınmadılar. 2000 yılı başında hedeflenen
enflasyon yüzde 20 idi, döviz sepeti ise yüzde 18 artış
gösterdi. İkinci mahzurun sonucu, yani, döviz kuru
artışının beklenen enflasyonun altında seyretmesi
sonucu Türk lirası daha da değerlenmeye başladı,
ihracat düştü ve ithalat arttı. Eğer hedeflenen
enflasyon oranına (yüzde 20) ulaşılabilse idi,
ihracat/ithalat sorunu bu kadar büyük oranda çıkmayacaktı.
Ancak enflasyon (TÜFE/TEFE ), döviz kuru artışının
iki misline yakın gerçekleşti. Sonuçta 18-19 milyar
dolar tahmin edilen bir dış ticaret açığı ve 8-9
milyar dolar tahmin edilen bir cari açıkla 2000 yılını
kapattık. Döviz kurunun beklenen enflasyonun altında
seyretmesi, sermaye hareketlerini kolaylaştırdığı için,
bu açıkları finanse edebilmek mümkün görünüyordu.
Ayrıca, ticari bankaların yurt dışından 6 milyar
dolar civarında kredi aldığını ve Hazine'ye IMF
tarafından niyet mektubunda belirtilen ödemelerin yapıldığını
biliyoruz. Her iki mahzuru birlikte incelediğimizde
ise; sabit bir kambiyo rejimi ile denetlenmiş bir para
arzı ortaya çıkmaktadır. Böylece, ekonomi spekülatif
hücumlara açık bir duruma gelmekte ve bu hücumlar sırasında
Merkez Bankası fazla bir rol oynayamamaktadır. Bu
konuya, Kasım 2000 deki krizi incelerken bir kez daha döneceğiz.
2000 yılının Kasım ayında çıkan kriz, yukarıdaki
açıklamalar ışığında sürpriz sayılmamalıdır.
Enflasyon, faizler kadar hızlı düşmediği için 2000
yılında zaman zaman negatif faizler yaşandı. Cari işlemler
açığı, sürekli olarak devalüasyon tedirginliği
yarattı. Talep daraldıkça üretim gerilemesi
beklenmeye başladı (çünkü ihracat bir alternatif
olamadı). Birbiri ardına ortaya çıkan yolsuzluklar
ve bazı tanınmış iş adamlarının arka arkaya göz
altına alınması da iş dünyasının en az bir kısmını
tedirgin etti. Ayrıca, hemen her gün bir tanınmış
firmanın ya da iş adamının zor durumda olduğu
haberleri basında yer almaya başladı. Sürekli
olarak, bazı bankalara el konulacağı söylentileri de
piyasaları tedirgin etti. IMF'ye verilen niyet
mektubunda yapılacağı belirtilen, fakat geciken özelleştirmeler
yapılamadı ve buradan gelmesi beklenen kaynaklar
Hazine'ye gelemedi, yapısal reformlar yönünde fazla
bir adım atılamadı. Bankaların, özellikle kamu
bankalarının sorunları devam etti. Piyasalar güven
bunalımı yaşamaya başladılar. 2000 yılında
Hazine'nin borçlanmalarda karşılaştığı ortalama
faiz yüzde 40 civarında idi. Enflasyon beklenen oranda
düşse idi, yani hedeflenen oranlara kadar düşse idi,
bankalar önemli karlar elde edeceklerdi ve bunun için,
risk alarak, Hazine kağıtlarını tutuyorlardı.
Uluslararası alandaki olumsuz gelişmeleri de
kaydetmek gerekir: Avrupa Birliği ile çıkan anlaşmazlık,
Ermeni sorunu, doların euro karşısında değer
kazanması (ithalatımızın büyük kısmı dolarla,
ihracatımızın büyük kısmı ise euro bölgesine yapılıyor)
ve petrol fiyatlarının artması (1999 yılında ithal
ettiğimiz petrolün varili ortalama 15 dolar idi, 2000
yılında aynı rakam 25 dolar oldu; petrol ithalatı
azaldığı halde toplam ödemeler artış gösterdi).
Köklerinin, bu şekilde daha derinlerde yer aldığını
belirtmeye çalıştığımız yapı, bir kriz, için
uygun ortamı hazırlamıştı. 20 Kasım' geldiğimizde,
elinde fazla miktarda Hazine kağıdı tutan ve günlük
bankacılık işlemlerini de gecelik borçlanmalarla sürdürebilen
bir bankanın, artık bu borçlanmaları da yapamadığı
(ya da kendisine borç verilmediği) ve zorlanmaya başladığı
haberleri piyasada duyuldu. Bunun üzerine bu banka,
vadesi henüz gelmemiş kağıtları satmaya yöneldi.
Buna, yıl sonu yaklaştığı için "açık
pozisyonlarını" kapatmaya yönelen bankaların
durumu ile Sermaye Piyasası Kurulu'nun (SPK) bundan
sonra "açık" işlemlere izin vermeyeceği ve
bu yönde yasal düzenleme hazırlığı içinde olduğunu
da ekleyelim. Piyasada bir anda herkes elindeki hisse
senedi ve bono- tahvilleri satmaya ve daha güvenli görünen
döviz almaya yöneldiğini gördük. Bunların alınması
için yeteri kadar Türk lirası olmadığı için,
borsa ve bono- tahvil fiyatları düşmeye, faizler yükselmeye
başladı. Bu arada 6-7 milyar dolar civarında bir
miktarın Türkiye'yi terk ettiği basında yer aldı.
(1999 yılındaki Rusya Krizi sırasında da hemen hemen
aynı miktarda kaynak Türkiye'yi 5-6 aylık bir sürede
terk etmişti. 2000 yılında bu süre sadece günlere
indi). Sonuçta, bir noktada gecelik faizler yüzde
1700-1800 seviyelerine çıktı. MB, net iç varlıklar
sınırı nedeni ile ilk günler hareketsiz kaldı. MB
Analitik Bilançolarını incelediğimizde, daha sonra,
bu politikadan vaz geçildiğini ve piyasaya likidite sürüldüğünü
anlıyoruz. Bu işlem "açık piyasa işlemleri/
ters repo" ile yapıldı. Gevşetilen likidite döviz
talebini arttırınca, MB bu politikasından vazgeçip
eski politikasına yani "dolar karşılığı Türk
lirası" politikasına döndü. Ancak bu arada
likidite genişlemiş, piyasaya para sürülmüştü. Böylece
MB bilançosu da önemli ölçüde bozuldu. (Şimdilerde
bu bilanço düzeltilmeye çalışılıyor. 1999 sonunda
-2.4 katrilyon lira olan açık piyasa işlemleri, bir yıl
sonra -5.2 katrilyon lira civarına yükselmişti). MB
yeterli döviz rezervlerine sahip olduğu için 6-7
milyar dolarlık bir rezerv eksilmesinin etkisi büyük
olmadı. Sonuçta, hepimizin bildiği gibi, IMF ve Dünya
Bankası üst düzey yetkilileri ile ABD Hazine Bakan
Yardımcısı Türkiye'ye gelerek, hem alınacak önlemleri
görüştüler, hem piyasalara moral verdiler. Bunun
sonucu olarak, 10 milyar dolar civarında bir IMF desteğinin
(ilk dilim olan 2.4 milyar dolar hemen ödendi) Türkiye'ye
aktarılması kararlaştırıldı. Aynı sıralarda, IMF
politikalarını uygulamış ve istikrarlı bir
ekonomiye kavuşan Arjantin'in yeni bir dış borç
krizi eşiğinde olduğu ve IMF'in 40 milyar dolar civarında
kaynak aktaracağı haberleri de geldi. Bu arada Türkiye'yi
terk eden dövizlerin bir kısmının geri gelmeye başladığı
da basında yer aldı.
Kriz sırasında Türkiye, IMF'e bu program
dahilindeki üçüncü ek niyet mektubunu verdi. Bu
mektubun ilk dikkati çeken tarafı, diğerlerinden farkı,
daha ayrıntılı olması idi. Döviz sepetinin Temmuz
2001 ayına kadar, daha öce kararlaştırıldığı şekilde,
yani Ocak- Mart aylarında yüzde ayda 0.9, Nisan-
Haziran aylarında yüzde ayda 0.85 oranlarında artacağı
belirtildi. (IMF ve Türkiye acaba bir hatada aşırılı
ısrarlı mı oldu? Yukarıda belirttiğimiz gibi, 2000
yılı için, hedeflenen enflasyonla gerçekleşen
enflasyon arasında büyük fark oluştu ve Türk lirası
da aşırı değer kazandı. Bu aşırı değeri yüzde
15 civarında kabul etmek gerekir. Bu da ihracattaki
ciddi düşüşün önemli bir nedenidir. Şimdi aynı
değer kazanma devam edecek. Aralık 2000'deki noktada
olabilmek için, Ocak- Temmuz 2001 ayları
enflasyonunun, döviz sepetindeki artış olan yüzde
5'in altında olması gerekiyor. Bu gerçekleşebilir
mi?) Ek niyet mektubunda, Elektrik Piyasası Kanunu, Türk
Telekom Özelleştirmesi, THY Özelleştirmesi, TEKEL Özelleştirmesi,
Şeker Sanayi Özelleştirmesi yönünde bir takvim
sunuldu. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu (BDDK)
bünyesindeki bankaların satılması ve kamu bankalarının
özerkleştirilmesi (özelleştirme öncesi bilançolarının
ve böylece mali yapılarının düzenlenmesi) konusunda
da bir takvim verildi. Bu açıdan bakıldığında,
BDDK, bünyesindeki bankaların satışı hazırlıklarını
hızlandırdı ve Nisan ayına kadar, bunların en az
bir kısmını satacağını duyurdu. Kamu bankaları için
de Hazine, tahvil ve döviz cinsinden kaynak aktararak
(Ziraat ve Halk Bankaları için ikişer katrilyon lira
ve 750 milyon dolarlık dövize endeksli tahvil) bu
bankaların finans sorunlarına geçici de olsa bir çözüm
getirdi. Şimdi bu bankaların bu senetleri nasıl
nakide dönüştürebileceği tartışılmalı. Ancak bu
bankalar tahvilleri Merkez Bankası Açık Piyasa İşlemleri,
Bankalararası Para Piyasasında kullanabilir. Bunun
anlamı, likiditede bir artış beklenmesidir. Ek niyet
mektubunda yer alan bir diğer nokta da, yukarıdaki
noktaların ve Türkiye'nin uyması gereken diğer kıstasların,
IMF tarafından önümüzdeki üç ay süresince, her ay
denetleneceği idi. Bu, iki türlü mesaj verdi: Böyle
bir uygulamanın ülkenin egemenlik haklarına bir müdahale
olup olmadığı ve önümüzdeki üç ayın gerçekten
çok kritik olduğu.
2001 yılı için beklentiler neler olabilir?
Öncelikle dünya ekonomisine bakalım. Böyle bir
durumda ilk bakılacak yer ABD ekonomisinin durumudur.
Son 9 yıldır (yani 100 ayı aşkın süredir) ABD
ekonomisi sürekli büyüdü. İşsizlik düştü,
enflasyon düşük seviyelerde kaldı, iktisat kitapları
için ilginç bir durum sergiledi. Şimdi bir duraklama
dönemine girildiği anlaşılıyor. ABD Merkez Bankası
diyebileceğimiz Federal Reserve Board (Fed) Başkanı
Alan Greenspan usta faiz manevraları yapması ile tanınan
bir kişidir. Geçtiğimiz günlerde faizleri yarım
puan düşürdü. Bu durum, ABD ekonomisinde duraklama
olarak algılandı. 1998 yılı ortalarından beri (yani
Güneydoğu Asya Krizinden beri) ilk kez Fed kısa- dönem
faiz oranlarını düşürüyordu. Bu durum (yani faiz düşürme)
Türkiye için olumlu, ancak, ABD ekonomisindeki
duraklama özellikle Latin Amerika ve Asya ekonomileri için
de sorun yaratabilir. Ayrıca, Avrupa ülkelerinin ABD
ile olan ticari ilişkilerindeki duraklama, Türkiye'yi
de etkileyebilir. Yine de ABD ekonomisinin gücünü ve
özellikle yüksek verimlilik artışlarının yarattığı
iyimser havayı unutmamak gerekir.
Ancak veriler, ABD ekonomisinde ciddi bir gerileme gösteriyor.
Bu gerileme, bir reseyon (durgunluk) veya uzun süreli düşük
büyüme (yüzde 3'ün altı) getirebilir. Bunun sonucu
olarak, dünyada, henüz üç yıl önceki krizin
etkilerinden kurtulmakta olan az gelişmiş ülkeler (özellikle
Güney Doğu Asya) daha derinden etkilenebilirler. Fed,
bu durum karşısında piyasalarla "uyumlu"
bir davranışa girebilir. (Genellikle Fed piyasaların
önünde gider, piyasaları yönlendirir). Belki 1997
krizi kadar olmasa da bir kriz beklenebilir ve bunun
sonucunda gelişmiş ülkelerden gelişmekte olan ülkelere
doğru olan fon hareketleri zayıflayabilir.
Japonya ekonomisi de son yıllarda sarsıntı geçiriyor.
Japonya'nın en zayıf tarafı olan finansal sektör
sorun olmaya devam edecek gibi görünüyor. Buna karşılık
tüketim ve yatırımları arttırma çabaları gözleniyor.
Avrupa Birliği 2001 yılı için ekonomik büyüme
konusunda iyimser değil. İşsizlik hala yüzde 8,5
civarında ve euro/dolar paritesi önemli. Yılın
sonlarına doğru, ABD ekonomisindeki gerilemeye bağlı
olarak yükseldi. Yoksa ilk başlangıç için fazla ümit
vermemiş ve 0.85 dolar seviyelerine kadar gerilemişti.
Şimdi 0.94 dolar seviyesinde. Bu oranda veya daha yüksek
bir yerde tutunabilirse, Avrupa Birliği ekonomileri ve
Türkiye için iyi olacak.
2001 yılında "yeni ekonomi şirketlerinin"
yani ileri teknoloji kullanan şirketlerin durumları da
ayrı bir karamsarlık noktasını teşkil
etmektedirler. Bu şirketlerin çoğunluğu 2000 yılında
borsada değer kaybetti. Bir örnek verelim. Lucent
Technology, Ocak- Aralık 2000 arasında borsa değerinde
230 milyar dolarlık bir kayba uğradı ve borsa değeri
sadece 47 milyar dolar olabildi.
Türkiye'ye gelince: 2000 yılı boyunca enflasyonu
çok konuştuk, faizlerin düşmesini memnuniyetle karşıladık.
Şimdi, faizleri daha çok konuşuyoruz, enflasyon sanki
ikinci planda kaldı. İstikrar programı, bütçe
disiplinine ve parasal disipline uyma konusunda ümitler
verdi. 4 Ocak 2001 tarihinde yapılan yeni Hazine
ihalesi bir çok kişiye derin nefes aldırdı,
faizlerin çok yükselmeyeceği anlaşıldı. Şimdi bu
ihalenin ne anlama geldiğine bir kez daha bakalım. Bir
yıl önce, Ocak 2000'deki ilk ihalede oluşan faiz yüzde
37 idi, 1999 enflasyonu yüzde 70 çıkmıştı. Yıl
boyu da ortalama ihale faizi yüzde 38 ve ortalama vade
14 ay civarında gerçekleşmişti. Bunun anlamı şu
idi: Hedeflenen enflasyon değerlerine ulaşılırsa (yüzde
20) , bankalar yüksek reel kazançlar sağlayabilecekti.
Nitekim, istikrar programı uygulamasının ilk aylarında
faizlerin belki de tahmin edilenden hızla düşmesi
sonucu, daha önceki ihalelerden kazançlı çıkan;
fakat kar marjları azalan bankalar, Hazine bonolarından
elde ettikleri yüksek karları, tüketici kredilerine yönlendirdiler
ve yeni bir çıkış yolu aradılar.
Şimdi, bir yıl sonra yüzde 30 üzerinde bir
enflasyon (yıllık ortalamaların daha yüksek olduğunu
hatırlayalım) ve 6 ay vadeli borçlanmanın yüzde 67,
14 ay borçlanmanın yüzde 65 faizle gerçekleştiğini
bir kez daha hatırlayalım. Eğer enflasyon bu yıl
beklenildiği oranlarda düşerse, yıllık ortalama
enflasyon beklentileri ile bile birlikte, reel faiz 6
aylık ihalede yüzde 30-35 olacaktır. 14 aylık
ihalede bunu yüzde 50'nin üzerinde hesaplamak gerekir.
Bu kadar yüksek faizin getirdiği ek yükü hesaplamak
mümkündür. Devlet bu yükü ödemek
"istemezse", enflasyonu yine yükseltmek
zorundadır. Hazine niçin bu kadar ek yükün altına
girdi? Çünkü eski borçlanmaların vadesi gelenlerden
birisi 21 Şubat ve geri ödeme 3.5 katrilyon lira. Önümüzdeki
üç ay toplam borç ödemeleri 9.4 katrilyon civarında.
Bunun anlamı, önümüzdeki üç ay faizlerin yüksek
kalmasından başka bir çare görünmüyor. Önümüzdeki
üç ayın niçin kritik olduğunun bir diğer nedeni de
bu. Faizlerin yüksek seyretmesi hem devlet, hem de
bankalar için iyi değil. Devlet daha fazla faiz ödeyeceği
için iyi değil. Bankalar ise şöyle bir durumla karşı
karşıya kalıyorlar: 4 Ocakta 14 ay vadeli tahvil alan
banka, bu tahvili 14 ay saklar (yani bu zaman içinde
satmazsa) anapara ve faiz olarak 100 lira alsın. Ancak
bankalar, genellikle, vade sonuna kadar beklemeden bu
tahvilleri satarlar. Faiz, 2000 yılında aynı vadeli
tahvillerin faizleri kadar (yüzde 38) oluşsa idi ve örneğimizdeki
banka bu tahvili aldıktan hemen sonra satsa idi satış
fiyatı 70 lira olacaktı. 4 Ocakta oluşan yüzde 67
faiz ile alınan 14 ay vadeli tahvil hemen satılsa idi,
fiyatı 57 lira olur. Banka, bu faiz farkından dolayı
13 lira (yaklaşık yüzde 25) zararlı çıkmıştır.
Buna karşılık gecelik faizler yüzde 30 civarında
seyrediyor. Ne var ki, repo faizleri daha yüksek
seviyelerde. Yani bankalar repo ile yüksek faizle para
toplayıp daha düşük getirili Hazine tahvillerini alıyorlar.
Konuya bu açıdan bakınca Hazine'nin bu tahvilleri
satması ciddi bir başarı olarak görülmelidir.
2001 yılındaki toplam iç borç ödemeleri 38
katrilyon lira ve dış borç ödemeleri de 25 milyar
dolar. 2005'e kadar ödenecek dış borç miktarı 75
milyar doları aşıyor. Bu kadar iç ve dış borç,
ancak iç ve dış borçlanma ile ödenebilir. Ayrıca,
iç borç ödemeleri için de dış borçlanma
gerekiyor. Burada "faiz dışı bütçe fazlasının"
önemi ortaya çıkıyor.
2001 yılı bütçesi yüzde 4,5 büyüme, yüzde 18
(ortalama) deflatör, yüzde 10 yıl sonu TEFE ve yüzde
12 yıl sonu TEFE varsayımı üzerine kurulu. 2000 yılını
TÜFE ve TEFE'de yüzde 30 üzerinde bir enflasyonla
bitirdiğimize ve 2001 yılını da yüzde 10 civarında
bir enflasyonla tamamlamayı beklediğimize göre yıllık
ortalama enflasyon, deflatörün gösterdiği rakam
civarında gerçekleşecek.
Bütçede 43 katrilyon gelir (2000 yılında 33
katrilyon lira) ve 48.4 katrilyon lira harcama (2000 yılında
45.7 katrilyon lira) olarak bekleniyor. Gelirlerde ciddi
ve harcamalarda küçük bir artış var. Dolayısı ile
bütçe açığı da 5.2 katrilyon liraya (2000 yılında
12.7 katrilyon lira) geriliyor. Bütçe açığının
GSMH'ya oranı yüzde 3,5 (2000 yılında yüzde 10)
olacak. Bu rakamların anlamı, harcamalarda ciddi bir
disiplin ve gelirde ciddi bir artıştır. Daha önce de
belirtildiği gibi, bu durum, 2000 yılında alınan
"bir kereye mahsus" vergilerin alınmaya devam
etmesi ile mümkün olacaktır. Ayrıca özelleştirme,
bu yıl da ümit bağlanan bir kalem haline gelmiştir.
Özelleştirme başlarken konulan amaçlarla (sermayeyi
tabana yayma, teknolojik ilerleme sağlama,
etkinlik,...) artık fazla konuşulmuyor. Önde gelen
amaç, Hazine'ye gelir kaydı. Ancak özelleştirmelerin
yine bir takım sorunlarla karşılaşması mümkün.
Yatırımlar yine çok düşük ve büyük bir olasılıkla
Güney Doğu Anadolu'ya öncelik verilecek. Bütçe
kalemlerinde hemen yüzde 2 kesinti yapıldı, yüzde 3
ise, "yıl içindeki" performansa bakılacak
şekilde, ertelendi.
Özelleştirme, 2001 yılının da önemli tartışma
konularından birisi olacak. IMF'e verilen ek niyet
mektubunda 2001 yılı için 6-7 milyar dolar bir özelleştirme
geliri hedefi konulmuştur. 2000 yılı için hedef 7.5
milyar dolar id, 5.5 milyar dolarlık özelleştirme yapıldı
ve 3.5 milyar dolar tahsisat gerçekleşti. 2001 yılında,
2000 yılından kalan 2 milyar dolar daha tahsil
edilecek. Ancak 2001 yılı hedeflerine ulaşma, yine de
yabancıların, özelleştirmeye göstereceği ilgiye çok
bağlı. O zaman da hangi özelleştirmelerin gerçekleştirilmesinin
planlandığına bakmak gerekiyor. Türk Telekom, THY,
TEAŞ ve TEDAŞ işletme hakları, TEKEL avantajlı örülenler
arasında. Türkiye Şeker Fabrikaları, BOTAŞ, bazı
madencilik kuruluşları, TMO ve bankalar ise sorunları
olanlar. Geçmişte yapıldığı gibi, parçalara bölerek
varlıkların bir kısmının ya da hepsinin satılması
yerine, belki; iyi yönetim, karlılık ve daha sonra
halka küçük parçalar halinde satarak ve bu aşamada
devlet mülkiyet ve yönetimine devam ederek, daha sonra
özelleştirmeye gidecek bir strateji daha geçerli
olabilir.
İthalat/ihracat konusunda şöyle bir durumdan konuşmak
mümkün görünüyor. Enflasyonun altında seyredecek
bir döviz kuru söz konusu olacağından (hedeflenen
enflasyonun hedeflenen kur sepeti değişiminden fazla
olacağını ve bunun en azından Temmuz 2001'e kadar
devam edeceğini varsayıyoruz) , ihracat yine
zorlanacak, ithalat yine cazip görünecek. Ancak, tüketici,
geçen yıldan çok fazla banka kredisi kullandı,
bunları geri ödüyor ve bu yıl, ithal tüketim mallarına
daha az ilgi gösterebilir. Buna karşılık, ithal
girdi kullanan sektörler için cazip durum devam
edecek. (Belki yüksek seyreden faizler nedeni ile,
ithal talebinde bir gerileme görülebilir). İhracatın
durumu, hükümetin, ihracat aleyhine oluşan olumsuz
duruma karşı alacağı önlemlere bağlı. Eximbank
kredileri bunlar arasında önemli yer tutuyor, bunun dışında,
daha önce başarı ile girilmiş piyasalarda durumu
koruyucu önlemler de gerekiyor. Turizm gelirleri geçen
yılki 8 milyar dolar seviyesinin üstünde gerçekleşebilir.
Yine de geçen yıl gerçekleşen büyük dış ticaret
açığının (17-18 milyar dolar) ve cari açığın
(7-8 milyar dolar) altında bir rakamın gerçekleşmesini
bekleyebiliriz. |