|
Prof.Dr.H.Mahir
Fisunoğlu | |||||
|
21 Şubat krizi başladığında MB'nin rezervleri 28 milyar dolara yakındı. Ancak döviz kuru artışının sabitlendiği bir ortamda rezerv miktarının büyüklüğünden ziyade, rezervlerin, olası bir dövize hücum anında ne kadar dayanıklı olacağı daha önemlidir. Dövize hücum sadece bankalar veya yabancılardan gelmez, bu hücuma, halk da katılabilir. Bu durumda ise rezervler ne kadar büyük olursa olsun, dayanması mümkün olmayabilir. 21 Şubat günü yapılan "örtülü devalüasyon", anlaşıldığı kadarı ile ve yukarıda da belirtildiği gibi, IMF tarafından en az son üç-dört aydır öneriliyordu. Hatta bu noktada, Temmuz 2001'de açılacağı bilinen kur bandının önceye çekilmesinin bile anlamı kalmıyordu. Hükümet de sanki bu değişikliği istiyordu, çünkü, özellikle reel kesim temsilcileri ile yapılan toplantıda hem şikayetlerin dozu artmıştı, hem de, hükümet bazı değişikliklerin yapılabileceği işaretini vermişti. İstikrar Programının en zayıf tarafı, enflasyondaki düşme eğilimine karşılık yüksek seyreden faizlerdi. Hazine 3.2 Katrilyon liralık (4.5 milyar dolar) yeniden borçlanmaya çalışıyordu. Geri ödenecek iç borç ise 4 katrilyon lira (5.8 milyar dolar) idi. Ancak siyasi olarak, Türkiye'nin önünde bir başka sorun vardı: Olaylı MGK toplantısında, AB'ye girişle ilgili "Ulusal Plan"ın görüşüleceği biliniyordu ve bu planda yer alması AB tarafından talep edilen bazı noktalar üzerinde anlaşma olamadığı biliniyordu. (26 Şubat günü yapılan aynı toplantıda bu noktaların "yuvarlak" kelimelerle geçiştirildiği ve ağırlığın ekonomiye verileceğinin belirtilmesi ile bu krizin çıkması arasında bir ilişki olabilir mi acaba? Böylece Türkiye, herkes tarafından haklı görünecek bir konuya yönelip, diğer noktaları geri atmış oluyordu. Bu şekilde bir zaman kazanmak için belki fazla maliyetli bir durum ama, Türkiye şimdilik, AB tarafından talep edilen noktaları "geleceğe" bırakmış oluyor). Olaylı MGK sırasında, 19 Şubat Pazartesi günü, ABD'de resmi tatil (Presidential Day- Başkanlık Günü) vardı, bankalar kapalı idi ve Türkiye'nin rezervlerinin büyük kısmı ABD bankalarında tutuluyordu. Böylece, krizin başlaması ile Türkiye değerli bir 24 saat kazandı ve herkesin bildiği gibi, MB döviz talep edenden Türk lirası, Türk lirası talep edenden de döviz isteyerek ilk dalgayı atlatmayı başardı. Arkasından dalgalı kur sistemine geçilen o uzun toplantı geldi ve döviz fiyatının oluşamadığı günler yaşandı. Ancak yüzde 30 civarında olduğu tahmin edilen örtülü devalüasyon (mutlaka İMF izni ile yapılması gerekir) yapıldı. (Bir saygın işadamı servetinin yüzde 40'ını kaybettiğini açıkladı). Krizle birlikte, iç borç geri ödemesi için yapılan yeni iç borçlanma, siyasi istikrarsızlığın yarattığı yüksek faizlerin ağır yükünden korunmak için, bir ay vade ve 2.6 milyar dolarla (her şey yolunda gitse idi 4.5 milyar dolar olarak planlanmıştı) sınırlı tutuldu. Yukarıda konu edilen 24 saat içinde, faizler bilinen olağanüstü boyutlara ulaşınca (bu yüksek faizden ne kadar para işlem gördü acaba?) ve Türk lirası sıkışıklığı nedeni ile, 5 milyar dolar olarak talep edilen döviz çıkışının önemli bir kısmı (tahminen 4.3 milyar doları) ülkede kaldı. (MB gerçekten kritik kararlarından birisini alarak, dolar almak isteyenden lira, lira almak isteyenden dolar talep ederek Türk lirası yaratmadı). Böylece 4 katrilyon lira (5.8 milyar dolar) civarındaki iç borç geri ödemesi yeni para basılmaksızın, ancak faizi de yüzde 144 olarak gerçekleşti. Sonuç olarak, bu yıl "çevrilmesi" gereken 40 milyar dolarlık iç borcun en önemli kısmı, en azından, para basma sorunu ile karşılaşılmadan bitirilebildi. Ancak, bu başarılı operasyonlar bile devalüasyon beklentilerinin güçlenmesini önleyemedi. (20 Mart günü 2.8 katrilyon lira -MB yeni kurlarına göre 3.5 milyar dolar- iç borçlanma, daha yüksek faizlerden gerçekleşecek). Sonuçta dalgalı kurun kabul edilmesi ile, döviz piyasası iyice karıştı. (Bu sırada, yedekte tutulan bir "kriz planı" olmadığı da anlaşıldı. Kriz çıktıktan sonra, krizin seyrine göre hareket edildi). Sadece dalgalı kurun sıkı para politikası ile uygulanacağı, döviz kurlarının aşırı dalgalanmasına izin verilmeyeceği açıklandı. Doların "gerçek fiyatının" ne olacağı bilinemediği için (uzun zamandan beri dolar fiyatı piyasada oluşamadığı için), alım-satım arasındaki fark çok arttı. Doların aşırı değerlenmesi hesabının fazla bir anlamı yok. O halde döviz kurunun "gerçek fiyatını bulması ve alım-satım arasındaki farkın daralması zaman alacak. Artık o ana kadar uygulanan politikaların uygulanma olanağı kalmamıştı. Aksi halde döviz rezervlerinin tükenmesi kaçınılmaz olacaktı. Ancak örtülü devalüasyon, enflasyonu kısa sürede de olsa, hedefin üstüne çıkaracaktır. Bunun nedeni, örtülü devalüasyon sırasında enflasyon oranının düşük olmamasıdır. Bunlardan dolayı sıkı para politikası uygulanmak durumundadır. Ayrıca Türkiye'nin bir "şansı", özel kesimin bankalara büyük oranlarda kredi borcu olmaması (yine de bireysel kredileri ve bireylerin birbirleri arasındaki borçlanmaları bile dövizle yaptıklarını hatırlayalım) ve bankaların döviz yükümlülüklerinin "yönetilebilir" olmasıdır. Bu da Güneydoğu Asya Krizi sırasında olan durumların Türkiye'de olmayacağını gösterir. Bu sırada, enflasyonun düşürülmesinde mesafe alındığına, mali disipline uyulduğuna ve her şeye rağmen yapısal reformların yapılması yönünde adımlar atıldığını da unutmamak gerekir. İhracata dönük büyüme programının uygulanması hala mümkün görünmektedir. Burada IMF'in "kredibilitesi" konusu da kamuoyunda tartışmaya açıldı. Zaten son yıllarda dünyada birbiri arkasına çıkan krizlerde hep bu kredibilite konusu gündeme gelmişti. Bu tartışmalar sırasında, IMF'in Türkiye'ye "yanlış" politikalar önerdiği ve kendi hatalarının faturasının Türk halkı tarafından ödendiği tartışıldı. Burada IMF savunulması yapılmayacaktır, ancak, Programda Türkiye'nin zamanında yerine getirmediği noktaları da göz önüne almak gerekir. Programın bütünlüğü dikkate alınmadan, bazı hükümleri yerine getirip (döviz çapasının başarılı uygulaması, bütçe disiplini ve faiz sonrası fazla veren bir bütçe gibi) bazı hükümleri yerine getirmede ayak sürüme (özelleştirme, bankacılık reformu gibi), Programın başarısızlığını getirmektedir. (Özelleştirme ve bankacılık reformunda atılacak adımlar hem iç piyasaya, hem de dış piyasalara güven verirdi). Ayrıca IMF tarafından, döviz çapası uygulamasından çıkılması gerektiğinin Kasım 2000 krizi sonrası, en azından, ima edildiği; fakat, Türkiye'nin, o zaman bu Programdan çıkma riskini göze alamadığı da anlaşılıyor. Kasım 2000'de Programdan çıkılsa idi, bu günkü kadar tahrip edici sonuçlarla karşılaşılmayacaktık. (Son tahlilde, döviz rezervleri yüksek olan bir ülkenin, Programdan çıkmanın maliyetlerini karşılayacak kadar dövizi "gözden çıkarması" fazla sorun yaratmazdı). O zaman şu soru sorulabilir: IMF, hem de kendi kredibilitesini tehlikeye sokacak şekilde, niçin Türkiye'nin arkasında durmaya devam ediyor? Cevabı yine Stanley Fischer verdi:" Türkiye, sıradan bir ülke değil. Karşımızda Tayland yok. Karşımızda ciddi ve büyük bir NATO ülkesi var". Herhalde vurgulamak istediği, Türkiye'nin stratejik önemi idi ve Türkiye'nin bir ekonomik kaos içinde boğuşmasına izin verilemeyeceğinin altını çiziyordu. Ayrıca, özellikle ABD'nin, Türkiye'deki krizlere karşı duyarlı davrandığı da bir gerçek. Kanımca, politikacılarımız da bu basit gerçeğin farkındalar ve bu gerçeği, her kriz sırasında sonuna kadar kullanmayı biliyorlar. Yukarıda belirtilen Programın bir kısmının uygulanıp bir kısmında ayak sürümenin temel nedenlerinden birisi de bu. IMF'in buradaki ciddi hatası ise şudur: Türk mali sisteminin bankacılıkla ilgili bölümündeki sorunların ciddiyetini tam olarak anlayamadılar. Bunu, üzerinden "kolaylıkla" gelinebilecek bir "ders kitabı" konusu olarak gördüler ve bankacılık reformu ile ilgili önlemlerin yavaş ve "yumuşak geçişi" gerektiren bir süreç içinde olması gerektiğini düşünemediler. Aksine, radikal önlemler alındı. Gerek kamu bankalarının içinde bulunduğu durum, gerekse özel bankaların durumu, bankacılık ilkelerinin çok dışına çıkmıştı, (durum yukarıda ele alınmıştı), buna karşılık radikal önlemler, bu sistemde çöküntü ve paniği hızlandırdı. Gerek Kasım'daki, gerekse Şubat'taki krizlerde, MB'nın elini- kolunu bağlı tutarak (ilk anda müdahale etmesini engelleyerek) krizin büyümesine yol açtı. Örtülü devalüasyon sonrası, zamlar arka arkaya gelmeye başladı, Şimdilik temel ürünlere (akaryakıt, telefon haberleşmesi, elektrik gibi) gelen zamlar, bunları kullanan sektörlere, yani hemen her ürüne yansıyacak. Özel kesim de fiyatlarını ayarlamak zorunda kalacak. Ancak bir noktaya dikkat: Alım gücünün bu kadar düştüğü ve hükümete güvenin en alt düzeylerde olduğu bir ortamda, özellikle özel kesim zamları geri tepebilir. Hele örtülü devalüasyon oranı civarındaki zamlar, daha da dikkat çekici; çünkü, zamma konu olan girdilerin, o ürün içindeki ağırlıkları ile zam oranlarının uyumlu olmaması, tepkiye yol açar. Talebin fiyat esnekliği dikkate alındığında, esnek olmayan (price- inelastic) ürünlerde döviz maliyetleri nedeni ile fiyatlar artacak ama, fırsatçılık şeklindeki zamların, bu dönemde fazla şansı yok. Dolayısı ile, maliyetlerini ayarlamada güçlük çeken firmalar, bir de yaptıkları zam oranları yüzünden sıkıntı çekecekler. Örtülü devalüasyonun ihracatı ve turizm gelirlerini arttıracağı şeklindeki beklentiler, haksız değil. Ancak ihracatın hemen artması beklenmemelidir. Şu anda, daha önceki dönemde alınan sipariş ve anlaşmalara göre ihracat yapılıyor. Yeni siparişler ise, özellikle ucuz işgücü avantajını yansıtacak ve ihracatta artış daha sonra olacaktır. (Bu ne kadar sürer? Acaba firmalar ihracat bağlantılarını 30 Haziran 2001 tarihine kadar sürmesi planlanmış olan döviz kurlarına göre yaptılar ve eğer öyle ise, fiyatlarını değiştirebilirler mi?) Önemli ihraç ürünümüz olan tekstilde ne olacağının durumunu ise rakiplerimizin ne yapacağı belirleyecek. Onlar da, Türkiye'deki devalüasyona cevap verirlerse, bizim krizimiz onlara da bulaşmış olur. Asıl izlenmesi gereken ülke, Çin. Yuan (Çin Lirası), uzun süredir değer kazanmış bir paradır ve Çin önemli bir tekstil ihracatçısıdır. Liranın örtülü devalüasyonu, özellikle Yuan üzerinde olmak üzere, benzer paraları da baskı altına alacaktır. Zaten, küresel ekonominin bir sonucu olarak, Türkiye'deki krizin bazı ülkeleri (Arjantin gibi) etkilediği de biliniyor. Kriz sırasında uzun bir tatil yaşamanın hemen arkasından piyasaların sakinleşeceği ve bazı parametrelerin daha net olarak belirleneceği düşünülebilir. Ancak bu tatil sırasında, Türkiye'nin ne döviz kurları belli, ne para politikası, ne faizleri, ne de enflasyon hedefi belli. Dış dünyada ise, ekonomik yaşam bütün hızı ile sürüyor. Özellikle döviz kurları açısından, MB'nin belirlediği kurlara karşılık; tatil sonrası, bankaların ve serbest piyasanın (kısaca "Tahtakale" diyelim) verdiği kurlar farklı farklı olabilecek. Bu üç piyasada oluşacak marjlar birbirlerinden çok farklı olabilir. Görülen odur ki, önümüzdeki iki-üç ay enflasyon yüksek çıkacak. Bu yıl için hedeflenen yüzde 12 oranını, yılın ilk üç- dört ayında geçebiliriz. Bunun sonucu, bütçe hedeflerinin tutmaması ve ek bütçe yapılması gerekecektir. Sıkı para politikası izleneceğine göre (ancak MB'nin öncelikleri de değişeceğine göre) faizler yine yüksek kalacaktır. Kriz başlarken yüksek faizimiz, düşmekte olan bir enflasyon oranımız ve oldukça istikrarlı seyreden döviz kurlarımız vardı. İstikrar Programı da uygulanabiliyordu. Kriz sonrası ise, faizler, kurlar ve enflasyon oranının hepsi birden yükseldi. Şimdi yeni bir Program hazırlığı var. Şimdiye kadar
uygulanan Program'dan kazandıklarımızı kısaca hatırlayarak bir
kenara yazalım: Mali disiplin, sıkı para politikası,yapısal reformlar
yönünde bazı adımlar. Ayrıca, özel kesimin bankalara olan borçlarının,
örneğin, Güneydoğu Asya ülkelerindekiler kadar yüksek olmadığını
da hatırlayalım. (Bununla birlikte, dövizle borçlanma ve bireysel
kredilerde döviz payını da unutmayalım). O halde yeni program bu
unsurları devam ettirmek durumunda. Bunlara ek olarak, gerçekçi bir
enflasyon hedefi belirlenmek zorunda. Bankacılık reformu artık daha
dramatik şekilde yapılmak durumunda. Gelirler politikası, ciddi sıkıntılar
ve çalışan kesimlerle çiftçi ve esnaf kesiminden yükselecek şikayetleri
karşılamaya yönelik olması gerekirken, hükümetin, ciddi kaynak sıkıntıları
nedeni ile fazla bir hareket alanı yoktur. Ayrıca, bu Programın amaçları
ve getireceği zorluklarla, halka açık bir şekilde anlatılması
gerekir.
| ||||
|
| |||||