BÜTÇE AÇIKLARINI FİNANSE ETMEYE YÖNELİK POLİTİKALARIN ETKİLERİ
Doç.Dr. Ömer Faruk ÇOLAK , Gazi
Üniversitesi İ.İ.B.F., İktisat Bölümü.
Araş.Gör. Murat ATAN , Gazi
Üniversitesi İ.İ.B.F., Ekonometri Bölümü.
Anahtar Kelimeler : Bütçe Açığı, Makro İktisat, Para ve Maliye Politikası, Eşanlı Ekonometrik Modeller,Türkiye Ekonomisi.
1929 krizi sonrasında yaşanan deflasyonist bunalım,
birçok ülkede Keynesyen iktisat politikalarının uygulanmaya başlanması ile
sonuçlandı. Keynesyen iktisat politikalarını uygulamaya başlayan ilk ülke 1932
yılında ABD oldu. Başkan Roosvelt ’in uyguladığı “ New Deal ” politikalarının özünde devletin kamu harcamalarını
artırarak, efektif talep yaratmasına dayanıyordu. Bu politika kısa zaman da tüm
dünyaya yayıldı ve ülkelerin içinde girdiği krizin yarattığı işsizlik boyutunun
yüksek olması, kamu harcamalarının artırılmasıyla artan
efektif talebin, hangi
kaynaklarla finanse edileceğini en azından politikaların ilk uygulama
yıllarında tartışma dışı kalmasını sağladı.
Bunalımın henüz etkisi tümü ile yok
olmadan başlayan, II. Dünya Savaşı ise yine birçok ülke için kamu harcamalarının nasıl finanse edileceğini tartışmasını göreli
olarak ikincil plana itilmesine neden oldu. Her ne kadar ABD ve İngiltere II.
Dünya Savaşının ülkelerinde enflasyona ve bütçe açıklarına neden olmaması için
savaş ekonomisin etkinliği artıracak önlemler alsa da, sonuç da bu sorunlar
ortaya çıkmış bile olsaydı, üretecekleri farklı bir alternatif iktisat
politikası seçeneği yoktu.
Genişlemeci iktisat politikası olarak
nitelendirilebilecek olan Keynesyen iktisat politikası, 1973 petrol krizi
sonrası yerini Monetarist iktisat politikasına bırakırken, Sanayileşmiş Ülkeler
yaklaşık on yıl yüksek enflasyon ve bütçe açıkları ile mücadele ettiler. Bu
ülkelerin büyük kısmı enflasyon – bütçe açığı sarmalından Moneterist iktisat
politikaları yoluyla kurtulurken, gelişmekte olan ülkelerin bir kısmı bu
sarmalın içinden bir türlü kurtulamadı. Bu ülkelerin başında da Latin Amerika
ülkeleri ile Türkiye gelmektedir.
Türkiye 24 Ocak 1980 kararları ile devletin ekonomideki rolünü en aza indirmeye yönelik bir adım attı. Bunu sağlamak içinde öncelikle ekonomide fiyat mekanizmasına işlerlik kazandırmaya yani ekonomideki mevcut fiyat katılıklarını aşmayı çalıştı. Ancak uygulanan iktisat politikalarındaki tutarsızlıklar, 24 Ocak kararlarının alınmasından yirmi yıllık bir süre geçmesine rağmen bir tülü sağlanamadı. Bunun sonucu olarak Türkiye yeni yüzyıla enflasyon- bütçe açığı sarmalını aşamayan birkaç ülke gurubunun içinde girdi.
Bu çalışma da Türkiye’de bütçe
açıklarının finanse edilmesi kullanılan politikaların etkileri irdelenmeye
çalışılacaktır. Çalışma 1989-2000 dönemini kapsamaktadır. 1989 yılından
itibaren analize başlamamızın nedeni, bu tarihte yürürlüğe giren 32 sayılı
kararla Türkiye’de iktisadi ajanların yabancı para cinsinden fon ediniminin ve
kullanımın serbest bırakılması, bunun da, kamu tarafından bütçe açıklarını iç
borçlanma yoluyla finanse edilmesinde bir araç olarak kullanılmasıdır.
II. BÜTÇE AÇIKLARINI FİNANSE ETMEYE YÖNELİK
POLİTİKALAR VE POLİTİKALARIN TÜRKİYE UYGULAMASI
Bütçe açığı, kamu harcamalarının vergi
gelirleri ile karşılanamaması durumunda ortaya çıkmaktadır. Bütçe açığı,
parasal ve / veya borçlanma yoluyla finanse edilmektedir. Parasal finansman
merkez bankasının parasal tabanı artırılması yoluyla sağlanırken, özellikle
gelişmekte olan ülkelerde borçlanma yoluyla finansman iç veya dış borçlanma
şeklinde ortaya çıkmaktadır. Belirlemeye çalıştığımız bu durumu şöyle gösterebiliriz:
G - ( Tt + Tn ) + iBt – 1 +
i Ebg t – 1 = D Lg + D B + E D Bg ( 1 )
Burada ;
G : Kamu
Harcamalarını,
Tt : Vergi
Gelirlerini,
Tn : Vergi
Dışı Gelirleri,
B : Dönem Sonu
Kamu İç Borcunu ,
Bg : Dönem Sonu Kamu Dış Borcunun Cari Döviz Kuru ile
Ulusal Para
Cinsinden İfadesini,
E : Nominal
Döviz Kurunu,
Lg : Merkez Bankası Tarafından Kamu Açılan Krediyi
ifade etmektedir.
( Agenor, 2000 : 90
)
Bütçe dengesinin parasal finansman
yöntemi ile sağlanması, kısa dönemde faiz oranlarını düşürürken, uzun dönemde
parasalcı görüşün aktarma mekanizmasına uygun olarak fiyatlar genel düzeyinin
artmasına neden olduğu birçok çalışmada ortaya çıkan bir sonuç olarak karşımıza
çıkmaktadır. ( Friedman, Schwartz, 1963, Blinder, 1983 ). Bütçe açığının
parasal yöntemle bu şekilde finanse edilmesini, enflasyonun bir vergi olarak
kullanılması olarak görebiliriz. “Enflasyon bir vergi gibi etki yapar, çünkü
halk gelirinden daha az harcamaya ve aradaki farkı devlete ek para tutma
karşılığı ödemeye zorlanır. Böylelikle, tıpkı devlet ek harcamalarını finanse
etmek için vergileri yükseltmiş gibi, devlet daha fazla, halk daha az kaynak
harcayabilir. Devlet açığını para basarak finanse ettiği ve halk basılan bu
parayı elde tuttuğu reel para balanslarının değerini ( M / P ) sabit tutmak
için nominal balanslara eklediği zaman, devletin kendisini enflasyon vergisi
ile finanse ettiğini söyleyebiliriz.” ( Dornbusch, Fischer, 1998 : 563 ).
Enflasyon vergisi özellikle enflasyonun atalet kazandığı ülkelerde yüksektir
bundan dolayı da hükümetler tarafından sıkça başvurulan bir yöntemdir. Ancak
enflasyon vergisinin sınırsız olarak kullanılabilecek olan bir kaynak değildir.
Enflasyon vergisinin kısıtı yine enflasyonun kendisidir. Çünkü belli bir
enflasyon oranından sonra reel para arzı o kadar azalır ki enflasyon vergisi de buna paralel olarak
düşer.
Bütçe açığını kapatılarak, bütçe dengesinin kurulmasını sağlayan ikinci
yöntem borçlanma yoluyla finansmandır.
Çalışmamıza konu olan kısıt özellikle iç borçlanmadır. İç borçlanmanın kamu
finansmanında kullanılması, Yeni Klasik Makro İktisat okulundan R.
Barro’ya göre uzun dönemde tıpkı vergi
artışı gibi etki yaratacaktır. ( Barro,1974 ). R. Barro tarafından ileri
sürülen bundan dolayı da Ricardo – Barro
Denkliği ( kimi çalışmalarda sadece Ricardo Denkliği olarak adlandırılmaktadır ) bireylerin cari dönemde borçlanmada ortaya
çıkan bir artışın, uzun dönemde borcun geri ödenmesinde vergilerin artırılması
ile kendisinin servet stokunun düşeceğini düşünerek, iç borçlanma döneminde
elde ettiği faiz geliri nedeniyle tüketimini değil, tasarrufunu artıracağı
şeklinde açıklanabilir. Ricardo – Barro Denkliğine karşı geliştirilen
görüşlerde ise bireylerin borç yükünün gelecek kuşaklarca aktarması nedeni ile
gelişimin bu yönlü olmadığı savunulmaktadır.
Ricardo denkliği üzerine yapılan ampirik çalışmalarda, farklı ülkeler
için değişik sonuçlar elde edilmiştir. Kimi ülkelerde Barro’yu doğrulayan
sonuçlar elde edilirken bazı ülkelerde iç borçlanma tasarrufu artırmamakta tam
aksine tüketimi artırmaktadır. ( Bernheim, 1987 : 292 – 299 ).
İç borçlanmanın etkileri üzerine ortaya çıkan bu farklı sonuçlar
şaşırtıcı değildir. Çünkü yine Yeni Klasik Makro iktisat okuluna mensup T. Sargent ve N. Wallece’a göre de bütçe
açıklarının iç borçlanma yoluyla finansmanı uzun dönemde enflasyon oranının
daha da yükselmesine neden olmaktadır. Sargent ve Wallece’ın hoş olmayan aritmetik
olarak adlandırdıkları bu durumda, iç
borçlanmanın sürekli olarak yükselmesi faiz yükü artırmakta, borç yükü adeta
bir kar topuna dönüşmekte ve borçların ödenmesi için para arzı artırılmakta
sonuçta da ekonomi enflasyon ile yüz
yüze gelmektedir. ( Sargent,
Wallace, 1981 ).
Türkiye
24 Ocak kararları ile Keynesyen iktisat politikalarını terk etme yönünde bir
çaba içine girmekle beraber aradan geçen yirmi yıllık sürede ne devletin
ekonomideki ağırlığı azaltılabilmiştir ne de kararların alınmasına gerekçe
gösterilen enflasyon oranı ve bütçe açığı düşürebilmiştir. Kararların
alınmasından sonra ki beş yıl, enflasyon-bütçe açığı sarmalında görülen
iyileşme, 1986 yılından itibaren bozulmaya başlamış, 1989 yılında alınan 32
sayılı kararla, sermaye hareketlerinin önünün açılması, bütçe açıklarının iç
borçlanma yöntemi ile kapatılmasını kolaylaştırmıştır. 1989 - 2000 döneminde
kısa kesintiler dışında bankacılık sektör, izlenen yüksek faiz politikasının
kendisine sağladığı avantajı kullanarak yurtdışından yabancı para cinsinden
borçlanmış, daha sonra bu kaynağı ulusal paraya dönüştürerek, DİBS yoluyla
Hazine’ye aktarmıştır. Bu politika 1994 yılında kesintiye uğramışsa da, bir yıl
sonra varolan kurguya yeniden işlerlik kazandırılmıştır. Bankacılık sektörü ile
Hazine arasındaki bu ilişki Şubat 2001 krizi ile sona ermiştir.
Türkiye için oldukça uzun süren bu
ilişkinin, ekonomiye maliyeti bütçe açığı ve yüksek enflasyon olmuştur. Sorunu
aşmaya yönelik olarak 2000 yılında uygulanan istikrar programı önce Kasım
2000’de sarsıntıya uğramış daha sonra da tümü ile çökmüştür. 2001 Mayıs ayında
yürürlüğe giren “ Güçlü Ekonomiye Geçiş
Programının ” altı aylık sonuçları ise ekonominin içinde bulunduğu
enflasyon-bütçe açığı sarmalını kırılabilecek gibi görünmemektedir.
III. MODEL
Çalışmada 1989.01 – 2000.12 dönemine ait aylık veriler kullanılmıştır. Veriler TC. Merkez Bankası ve Hazine Dış Ticaret İstatistiklerinden temin edilmiştir.
Model 5 denklemden oluşmaktadır. Model içerisinde
tanımlanan değişkenler Bütçe Açığı ( BA ),
Geniş Anlamlı Para Arzı ( M2Y ), İç Borç Stoğu ( İBS ) , Toptan Eşya
Fiyat Endeksi ( TEFE ) , 12 Aylık Bono Faiz Oranı ( BF ) dır. Modelde yer alan
önceden belli değişkenler ise üç tane olup bunlar ; Toplam Harcama ( TH ),
Vergi Gelirleri ( VG ), Dış Borç Stoğu * Döviz Kuru ( DBSDK ) değişkenleridir.
Model genel yapısı ile aşağıda verilmiştir.
BA = f ( M2Y , TH , VG , IBSt – 1 ,
DBSDKt – 1 )
M2Y = f ( BA , IBSt – 1 , DBSDKt –
1 )
IBS = f ( BA , M2Y , BF )
TEFE = f ( M2Y , IBSt – 1 )
BF = f ( M2Y , IBSt – 1 , TEFE , DBSDKt
– 1 )
Model
Eviews 3.1 paket programı ile çözümlenmiştir.
BA = -140835,3 – 0,42994 M2Y +
0,737737 TH – 0,351684 VG + 0,84019 IBSt
– 1 + 2,47E – 07 DBSDKt – 1
( 33904,4 )
( 0,0480 ) ( 0,06978
) ( 0,07531 ) ( 0,08057 ) ( 2,36E – 07 )
R2 = 0,99
F-istatistiği : 1949, 114 D.W :
0,94
Çözüm
sonuçlarına bakıldığında, bütçe açığı ile kamu harcamaları arasındaki ilişkinin yönü pozitif
bulunmuştur. Bu da bütçe açığını azaltmak için kamu harcamalarının azaltılması
gerektiğini ileri süren Monetarist görüşün Türkiye için geçerliliğini ifade
etmektedir.
Bütçe
açığının borçlanma ile finansmanında,
Türkiye’de iç borçlanma öne çıkmaktadır. Türkiye’de uygulanan istikrar
programının başarılı olmasında, bütçe açığının hangi yöntemle ve hangi maliyet
ile finanse edildiği anahtar rol oynayacaktır. Yapılan analizden elde edilen iç
borçlanma katsayı işareti de bu savı doğrulamaktadır. Elde edilen sonuçlara
göre TL cinsinden dış borçlanma stoğu katsayısının düşük çıkması incelenen
dönemde izlenen dış borçlanma politikasından kaynaklandığı düşündürmektedir.
M2Y = 61919,04
+ 0,22032 BA + 1,646398 IBSt – 1 -
1,37E – 06 DBSDKt – 1
( 66338,96 ) ( 0,06572 ) ( 0,020314 ) ( 2,746E – 07 )
R2 = 0,99
F-istatistiği : 24185,86 D.W :
0,78
Klasik ve Keynesyen modelde para arzı dışsal bir değişken olarak analize alınır. Bunun sebebi para arzının para otoritesi tarafından belirlenmesidir. Bu kabul aynı zamanda Merkez Bankasının para para politikası üzerindeki gücünü de ifade etmektedir. Bu karşın para arzı ile iç borç stoğu arasındaki ilişkinin pozitif yönlü olması Yeni Klasik iktisatçıların, iç borçlanmanın para arzını arttırdığı yönlü savlarını desteklemektedir. Bundan dolayı da bütçe açığının Türkiye’de para arzını içselleştirdiği ve para politikasının etkinliğini azalttığı söylenebilir. Çalışma da , para arzı, bütçe açığı ve iç borç stoğu arasında pozitif bir ilişki buna karşılık TL cinsinden dış borç stoğu ile negatif bir ilişki sonucu ortaya çıkarılmıştır. Çalışma da elde edilen katsayı değerleri ve ilişkinin yönü yeni klasik iktisatçıların savlarını desteklemektedir.
IBS = 195557,2 –
0,102223 BA + 0,633343 M2Y –
2613,590 BF
( 238363,9 )
( 0,040732 ) ( 0,007635
) ( 2651,254 )
R2 = 0,99
F-istatistiği : 24924,51 D.W :
0,60
İç
borçlanma, bütçe açıklarını finanse edilmesinde tek başına kullanılmamakta,
çoğu zaman parasal finansmanla desteklenmektedir. Özellikle ihale yöntemiyle
bankacılık sektöründe yapılan borçlanmalarda likidite sıkışıklığı çekilmesi
durumunda, TCMB , piyasayı fonlayarak bu sıkışıklığın aşılmasında aracı
olmaktadır.
Türkiye
Ekonomisinde 1995 sonrası ortaya çıkan kronik bütçe açığı sorunu , bütçe açığının finansmanında iç borçlanma ve
para arzındaki artış arasındaki ikameyi ortadan kaldırmış ve iç borçlar ile
bütçe açığı, birbirlerini destekleyen bir paradoks şekline dönüşmüştür. Nitekim
analiz sonucunda para arzı iç borçlanma stoğunu açıklayıcı bir değişken olarak
ortaya çıkmıştır.
Analize
göre , iç borçlanma stoğu ile bono faiz oranı arasındaki ilişkinin negatif
olması kuramsal açıdan var olan anlamlılığı desteklemektedir. İç borç stoğu ile
bütçe açığı arasındaki ilişkinin yönünün negatif olması beklenirken, pozitif
olarak bulunması Türkiye’nin bütçe açığı borç yönetiminde ciddi zaaflar ile
karşı karşıya kaldığını göstermektedir.
TEFE = 2658,798 +
0,006430 M2Y - 0,007711 IBSt – 1
(
402,3334 ) ( 0,001094 ) ( 0,001843 )
R2 = 0,98
F-İstatistiği : 3408,634 D.W :
0,56
Enflasyon,
Monetarist iktisat teorisine göre parasal bir olgudur. Birçok ülke için
açıklayıcılık gücü olan bu sav, analizde elde edilen sonuçlara göre Türkiye
açısından da anlamlılık göstermektedir. İç borçlanma ile TEFE arasındaki ilişki
oldukça zayıf olmasına karşın, para arzı ( M2Y ) ile iç borçlanma arasındaki
güçlü ilişkinin varlığı, iç borçlanmanın dolaylı olarak TEFE üzerinde etkili
olabileceği yönlü bir sav üretmesine neden olmaktadır.
BF = 90,36976
+ 5,35E – 05 M2Y
- 8,11E - 05 IBSt – 1 -
0,002894 TEFE - 2,07 E – 11 DBSDKt
– 1
( 11,14712 ) ( 3,40E - 06 ) ( 5,23 E - 06 ) ( 0,00441 ) ( 5,73E – 12 )
R2 = 0,79 F-
İstatistiği : 4,971544 D.W :
0,56
Para
arzındaki artışlar, Keynesyen modelde faiz oranını düşürürken , Monetarist model de yükseltmektedir. Analizde elde
edilen sonuçta para arzı ile bono faizleri arasındaki ilişkinin katsayının
pozitif olması Monetarist görüşün Türkiye için geçerliliğini ifade etmektedir.
İç borç stoğu ile bono faiz oranı arasındaki ilişkinin analiz sonucunda negatif
bulunması çoklu bağlantı sorunundan
kaynaklanabilir. Dış borç stoğu ile bono faiz oranı ilişkisinin negatif yönlü
olmasının nedeni ise dış borçlanmanın Türkiye’de iç borçlanma ile ikame edilme olgusundan
kaynaklanmaktadır.
Dışa açık ekonomilerde bütçe açığının finansmanında izlenen yöntem, sadece maliye politikasının değil, para politikasının etkinliğini de belirlemektedir. Çünkü bütçe açığının finansmanında ortaya çıkan sorunlar çoğu zaman enflasyona da kaynaklık etmektedir.
Türkiye
32 sayılı kararla, sermaye hareketlerinin önündeki engelleri kaldırmış ve
bankacılık sektörü aracılığıyla ülkeye giren sermayeyi iç borçlanma şeklinde
kullanmayı tercih etmiştir. İzlenen bu politika kısa süre içerisinde para
politikasının etkinliğini azaltmış ve ülke bütçe açığı – enflasyon sarmalının
içine düşmüştür.